Kutuplaşma

açık ve net olarak türkiye cumhuriyeti‘nin devleti ve milletiyle içine düşürülmek istendiği cadı kazanıdır.

evet, bir tutam komplo teorisi ihtiva edecek bu yazı. belki de komplo teorisi olduğu yanılsaması, sahihliğinin önüne geçmiş millî tecrübelerimizden bahsetmiş olacağım. ağızlara sakız olmuş “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günler” kalıbının, halkımız nezdinde on yıllar önce kaybolmuş prestijinin silik gölgesinde iyimser mesajlar verebilmeyi ümit ederdim. sanmıyorum becerebileceğimi…

sâhi, biz nasıl ayrı düştük?

farklı ırklardan, farklı dillerden, farklı dinlerden halkların huzur içinde yaşadıkları osmanlı‘nın torunları, bu hale nasıl geldi? papa’nın külahındansa, sultan’ın sarığının tercih edildiği bu memleketin sınırlarında, “ya allah bismillah allahuekber” gibi mübarek bir lakırdı, maksadını nasıl aşar halde kalabalık halk yığınlarının ağızlarından zehir zemberek çıkar oldu? türlü türlü savaşlara rağmen, halkın can ve mal emniyetinin yerinde olduğu bir düzenin mirasına konan cumhuriyet, nasıl oldu da geçen bunca seneye rağmen, bu denli çiğ kalabildi?

kim suçlu?

bence; toplumu kimliksizleştirip, ithal hüviyetlerle kutsama çabasına giren eski topraklar suçludur. suç cumhuriyet kadrosunundur. binbir çeşit milletin bir arada yaşadığı mozaikten cımbızla ırk seçip, ona “onurlu” bir kimlik vaadeden; gerisine ise “etnik unsur” deyip geçen kadro suçludur. şu vatanı gavurların zulmünden kurtarma niyetiyle toptan girişilen kurtuluş mücadelesinde adam seçmeyen, “müslüman değil miyiz! gelin kurtaralım şu memleketi!” (bkz: #189549) diyen ve neden sonra köprüyü geçinceye kadar süren muhabbetin ardından, bütün halkları fabrikasyon haline getirip tek tipleştirmeye çalışan sistem ve çarkları suçludur.

müslümanlık şemsiyesi altında yaşayan ve efektif olarak, gerçek manada müslümanca bir hayat süren çoğunluğun da, gerçek manada bir azınlığı teşkil eden gayri müslimlerin de kelle koltukta gezmedikleri, adaletle hükmolundukları, “osmanlı” üst kimliği ile global bir kuvvete mensup olmanın ayrıcalıklarını ve bahtiyarlığını yaşadıkları o yapıya baş kaldıranların suçu bu durum.

bakınız, şu halet-i ruhiyede, hiçbir aklı evvel ile yok saltanatı geri istiyormuş, yok cumhuriyet düşmanıymış polemiğine girmek istemiyorum. saltanatı geri istediğimi söylemiyorum, ben yönetim biçimi isimlerine tapınmıyorum. adam gibi bir cumhuriyet olduktan sonra, cumhuriyet düşmanı falan da değilim. bir kez olsun iyi niyetime inanarak, beni anlamaya çalışsın benden* ölesiye nefret eden sözlük arkadaşlarım…

ben diyorum ki; bu memleketin problemlerinin tek kaynağı vardır: halkının maneviyattan uzaklaştırılmış olması.

bunun ekonomik boyutundan, siyasi boyutuna her yönünü isteyenle tartışabilirim ama bu yazıda “etnik” mevzulardan bahsetmekle yetineceğim.

pkk dediğimiz grubun, hepimizin ezbere bildiği tanım dışında bir tanımı olduğunu sanmıyorum. “dış güçler tarafından beslenen, marksist-leninist çizgideki ayrılıkçı terör örgütü”. bu tanıma ben de katılıyorum. şimdi teşhis noktasında bizi en çok ilgilendirmesi gereken, masum gençlerimize kıyan, masum insanların kanını döken bu terör örgütünün tanımındaki “marksist-leninist” ideolojidir. çok fazla entelektüel ayrıntıya girmek istemiyorum; halk ağzıyla söyleyelim; bu adamlar kitapsız.

“halkların eşitliği”nden dem vuran bu kitapsız kürt grupları, “madem türk’lerin kendilerine ait bir devletleri var; bizim de olmalı!” gibi bir mantıkla hareket ediyorlar. lakin bu noktada komünizm denen illetin, kafa bulandıran sularına giriyoruz işte. temelde bunun yanlış bir tarafı var mı? şahsî görüşüm odur ki; asla yok. türk ırkına mensup bir topluma ait bir “devlet”in olması hakkı olduğu gibi, “kürt” ırkına mensup insanların da kendilerine ait sistemli bir yönetim oluşturma hakları vardır.

marksist-leninist ideolojinin bahsettiği niteliksiz “eşitlik” ve “kardeşlik” tanımlarının getirdiği kaos tehlikesinin uç noktadaki neticelerindendir işte pkk. hiçbir manevi argümana dayanmayan ortak payda tanımı, temelde “barış, huzur, kardeşlik”den müteşekkil olması gereken komünizm düzenini; tıpkı yaşlı gezegenimizin s.s.c.b ile tecrübe ettiği gibi, en faşizan rejim haline getirir.

konuyu fazla dağıtmayalım. mühim nokta, pkk‘nın sol çizgisi ve amaçlarını meşru göstermeye çalışırken kullandıkları argümanlardır. oysa ki, kürt halkının türk halkıyla da, dünyadaki diğer tüm halklarla da ilişkilerini düzenleyecek ve hepsiyle huzurla yaşayabilmelerini sağlayacak yegane yol bellidir: müslümanlık ortak paydası.

kürtlerin büyük çoğunluğu müslümandır ve dinine bağlı müslümanlardır. bazı çevrelerin “alevi kürtler” diye tabir ettikleri “komünist” ideolojinin pençesine düşmüş grubu saymazsak; inançlı insanlardır ekseriyeti. bunun manası nedir bilir misiniz? aynı kürtle, en milliyetçisinden bir türk, eğer namaz kılıyorlarsa günde 5 vakit omuz omuza dururlar demektir… bu türk ile kürt, komşu oldukları için, en kötü ihtimalle bayramlarda birbirlerine ikramlarda bulunuyorlar demektir… bu türk ile kürt, tıpkı kurtuluş savaşı’ndaki ortak mücadelede olduğu gibi, gavurlara karşı tek yürek olmanın ehemmiyetini biliyorlar demektir. çünkü onlar müslümandır!

bahsettiğim şey ümmet bilincidir, dostlar. kur’an ahlakıyla ahlaklanmış, hz. muhammed mustafa (s.a.v) efendimizin ümmetine duyduğu sevgi ve hoşgörü ile yüreği yumuşamış mutlu ve huzurlu bir halk yığını. işte hayal edilmesi gereken ve olması için savaşılması gereken şey bu! yoksa türk‘ün kürt‘e olan üstünlüğü değil! aynı şekilde kürt‘ün türk‘e karşı olan üstünlüğü de değil! allah katında fark ırk ile değildir. dil ile değildir. renk ile değildir. ancak ve ancak takva iledir.

ey türk ve kürt halkı! bırakın savaşı ne olursunuz. hep beraber müslümanca davranalım birbirimize. pkknın kitapsız marksist-leninist köpeklerinin katli vaciptir, asalım keselim onları. ama ne olursunuz, allah aşkına kavmiyetçilik yapmayalım! müslüman’ın tek düşmanı vardır o da zulüm yapan kafirdir. eğer zulmetmiyorsa onlara da iyi muamele yapmak görevimizdir.

ortak noktamız hakk yoludur. ne olursunuz başka yollara sapmayın…

Yorumlar

“Kim nedir? Kendisini nasıl tanımlar?” Serisi - 1

Cuntacı:

  • Radikal Kemalist’ler kankamızdır.
  • Türkiye sürekli iç ve dış tehditler altındadır.
  • “İrticaî tehdit” en büyük düşmanımızdır.
  • Kürt, laz vs. yoktur. Varsa bile Türklüğün bir parçasıdır.
  • Ordu; devletten,bilumum kurum ve cemaatten üstündür.
  • Mustafa Kemal yüce, ulu, büyük önderdir. Adının geçtiği yerde saygı duruşuna geçmeyen vatan hainidir…
  • “Darbe” bütün toplumsal bunalımların ilacıdır.
  • Başörtüsü ancak “Şehit” analarının başında olduğu sürece mazur görülebilir.

Radikal Kemalist:

  • Cuntacı’lar kankamızdır.
  • Atatürk rozeti takmadan sokağa çıkan şahıs Atatürk düşmanıdır.
  • Başörtüsü takarak sokağa çıkan şahıs yobazdır, ‘irticacı’dır, Cumhuriyet düşmanıdır.
  • “Laik Cumhuriyet’in temel kazanımları” 70 milyon vatandaşın canından daha kıymetlidir. Gerekirse memlekette adam kalmasındır, mühim değildir. Laik Cumhuriyet’e bir şey olmasındır.
  • Zamanında Atatürk ne demişse, şu an da harfiyen geçerlidir. Aradan 5 bin yıl geçse de değişmeyecektir. “Nutuk” kutsal metindir.
  • Laiklik uğrunda ölünesi bir mefhumdur. Gerekirse Cumhuriyet şehidi ya da Laiklik şehidi tabirlerinin kullanılması münasiptir.
  • Her Türk vatandaşı Atatürk’e tapınmakla, onu dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün insanlardan üstün kabul etmekle mükelleftir. Çünkü “o olmasaydı şu an burada olmamazdınız!”.
  • Kürt diye bir şey yoktur. O nedir?
  • Atatürk’ün ölçütleri doğrultusunda müslüman olunabilir. Namaza, oruca, hacca gitmeye vs. gerek yoktur. Rakı içmek serbesttir. Örtünmek zinhar yasaktır!
  • Geri kalmışlığın yegane sebebi dindir. Din ancak devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne katkı sağlayabildiği noktada gereklidir. Aksi takdirde dinden ne kadar uzaklaşırsak o kadar modernleşmiş oluruz.

Yorumlar

Resmi ideoloji

4 Aralık 2006′da “inançlara saygı” başlığı altında, kaleme aldığım ve bir önceki girişe cevap olmaktan çok daha öte bir hal almış metin. Paylaşmak istedim sizlerle.

“inançlara saygı” adını taşıyan bir başlıktır bu. “ateizme saygı” başlığı değil tespitini yaparak başlamak istiyorum sözlerime. ha, yok efendim ateizm de bir nevi inançtır derseniz, ona da katılırım sonuna kadar. çünkü ateizm de bir dindir. her neyse konumuz bu değil.

özellikle lise yıllarında, çoğu zaman sınıftaki arkadaşlarından farklı olma özentisi içindeki ergen çocukların ruh halini biliriz değil mi? “aman gururum! farkedilmeliyim! karizma olmalıyım! karşı çıkmalıyım! muhalif olmalıyım!”. lise çağındaki bütün çocuklar az çok bu mülahazaları paylaşırlar. yeni yeni sigarayla tanışırlar, içki ile tanışırlar, çevresindekilerin gazıyla milli olurlar/açılıp saçılmaya başlarlar iyice vs. vs.
birçok seramoniyi barındırır lise yılları kendi içinde.

dünyevi olan her şeyle ilgili çocuklarına ellerinden gelen her şeyi vermeyi görev bilen* anne-babalar (özellikle modern olanları), her konuda çocuklarına yardımcı olmaya çalışırlar. arkadaş çevresi de bilmukabele. ebeveyn, çocuklarının; arkadaşlar ise kardeşi gibi gördükleri insanın mutlu olmasını ister.

okuldan kaçıp, ormanlık bir alanda içmeye giderler… ne için? mutlu olmak için. karı kızlarla gezerler/çocuklarla çıkarlar… ne için? mutlu olmak için. herhangi bir alana ilgi duyarlar, o alanın üzerine giderler; meşgale edinirler. ne için? tabii ki mutlu olmak için.

sanıyorum ki, buraya kadar şu girişi okuyan herkese inanılmaz mantıklı gelen şeyler bunlar. metropol hayatı yaşayan biz şehir çocuklarının hayatlarının dönüm noktalarından birinin çözümlemesidir bu. klişedir.

allah‘ınızı severseniz, elinizi vicdanınıza koyun, dürüstçe düşünün; yukarıda sayılanlardan hangisi “mutlu” olmanın formülüdür? hayatı alkol ve seksten ibaret sanmak diye tartışıp durduk… bu kavramlarla büyüyen nesillerin, hayatın anlamını bunların dışında aramasının imkanı nedir söyler misiniz bana?

gerçekten bu kadar basit mi algılıyorsunuz hayatı? lise yıllarında büyük bir “zevk” ile yaşadığınız o günahlar nasıl hayatınızın anlamı oldu?

çok kolay oldu aslında. cevabı belli bir soru bu. çünkü allah‘tan uzaklaşıldı. çünkü nefsine tapan insanlar haline geldi maneviyattan uzak büyüyen gençler. hepsi birer manik depresif, hepsi “aman farklı olmalıyım, şuramı deldireyim; aman farklı olmalıyım, şu müziği dinleyeyim; aman farklı olmalıyım, ben şunu yapmam/dinlemem/izlemem!” tribinde…

bunun sorumlusu kim? tabii ki anne babalar! çocuklarına manevi değerlerini güzellikleriyle, iyilikleriyle, “gereklilik”leriyle anlatmayı beceremeyen anne babalar… keşke olay “becerememek” olsa. kendilerinin de umrunda değiller ki… çünkü onlar da aynı rejimin eseri. ne oldu şimdi? toplumun çekirdeğinden, yönetim biçimine geldik.

türk ceddi, 600 yıl boyunca oturmuş, yerinden sarsılmamış bir kültür ile yaşadı. islami kurallarla bezenmiş hayatlar… peki ya şu an durum ne? ezan hiç okunmasın diye kampanya yapan bir nesil var. özünden bu kadar uzaklaşmış; gavur özentiliğinden öteye gidemeyen bu çocukların hali ne olacak? (çocuktur, 60 yaşında da olsa çocuktur. bazı toplumsal normları algılayamayacak kadar zeka yaşı küçüktür ya da kafa basmıyordur.)

bunun tek sorumlusu laiklik kavramıdır. türk insanının kimliğini mahveden, 83 yıldır da kendisini bulamamasına neden olan şey, ‘din’i işine gelen alanlardan ayrıştırmaktır. ne diyor resmi ideoloji? “efendim dini siyasi amaca alet etmek isteyenler laikliğe karşı çıkıyor”. peki “sen” ne yapıyorsun diyerek şizofrenik bir diyaloğa gireyim hadi seninle, sevgili resmi ideoloji.

daha doğduğumuz anda, anamızın bizi doğurduğu odanın duvarında o‘nun tablosu olmuyor mu? eve gelirken *‘nun bulvarından, caddesinden geçip de, yine o‘nun heykelinin karşısındaki apartmanımızdaki evimize gelmiyor muyuz? doğduğumuz anda hiçbir seçme şansı olmadan anayasa denen şeye uymak zorunda olduğumuz dayatmasıyla karşılaşmıyor muyuz? hiçbir çocuk can atmasa da güneşin alnında stadyumlarda orada burada çocuk bayramı kutlattırmıyor musun? tarih kitaplarını sen yazmıyor musun ey resmi ideoloji!

heykellerinin önünde saygı(??) duruşu yaptırmadın mı? saygı duruşunda sakız çiğniyordu diye bir yönetici hakkında soruşturma açtıran yine sen değil misin!

sen işine gelen her şeyi dayayabilirsin bizlere… sen işine gelen her şeyi bebeklikten ölünceye kadar ezberlettirebilirsin. çünkü bu meşru oluyor! çünkü insan‘ların kanunu! bence bunlar tamamiyle safsata.

ben sana en çok neden kızıyorum biliyor musun resmi ideoloji? sen, bireylerin ahiretlerini mahvediyorsun, benim tek derdim bu seninle… sen dinsizleştirmek için elinden gelen her şeyi yapıyorsun… elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanıyorsun. ve bak; neler oluyor mesela:

  • kimliklerine yazılan “islam” ibaresinin anlamını dahi bilmeden; bir daha söylüyorum, anlamını dahi bilmeden, onu incelemeden “yahu hani barış dini, hani şu dini, hani bu dini? bakın hiçbiri değil işte” diyecek kadar sığlaştırabildin insanları. ben bu insanlara, “bana şu ana kadar yalan söyleyen, beni kazıklayan adamaların hepsi atatürkçü idi. demek ki atatürkçülük yalancılık, kazıkcılık, hilebazlık falan! dersem; bu adamlar bana güler değil mi? ama bu zihniyetteki dostlarımız “islam‘la ucundan kıyısından ilgisi olmayan uygulamaları islam‘ın o nurlu, o pak, o tertemiz adına mal etmeye çalışıyorlar. cahiller işte! tamamiyle senin yüzünden!
  • senin veremediğin eğitim yüzünden, gidip okul çıkışında adam bıçaklayan hayvanlar çıktı! sırf sen, işine gelen kısmını anlatıp; dinin tamamını anlatmadığın için, kendin de uygulamadığın için böyle oldu. birazcık hassasiyeti olan çocuklar, başkalarının gazına geldi, hatalar yaptılar, hatalar yapıyorlar. sonra da bezirganlar ortaya çıkıp “bak gördünüz islam bu işte! din bu! boşverin dini!” diyebiliyorlar.

resmi ideoloji! senin anayasanda belirttiğin düşünce, ifade özgürlüğü, inançların dokunulmazlığı gibi şeylere sen inanıyor musun ha? senin tapılacak şey olarak öne sürdüğün şeyler belli! senin neye saygın olacak ki… ama beni üzen şey şu ki; senin yüzünden cahil kalmış gençler, inançlara saygı diyerek toplumdan ateist olmak için izin istiyor. “senin dinin sana, benim dinim bana” diyeceğim ama; seni asla affetmeyeceğim resmi ideoloji. çünkü her şey senin suçun.

Yorumlar

AMFPHP ve Flash 8

Evet sevgili dost! Eğer “amfphp ve flash” anahtar kelimeleriyle google’ı aşındırmaya başladıysan, muhtemelen benim az önce çözdüğüm ve sevinç çığlıkları eşliğinde şu yazıyı kaleme almama sebep olan tecrübeyi yaşamışsın!

SONUNDA ÇÖZDÜM ŞÜKÜR!!

Problem:

Flash 8 kullanıyorsun ve AMFPHP 1.2.5 versiyonunu yükledin. “Hello World” örneğini, nette bulduğun tutorial’lardakinin harfi harfine aynısını uyguladın! fakat sürekli aynı hatayı veriyor!

Error opening URL “http://localhost/amfphp/gateway.php”

ya da

Error opening URL “http://localhost/flashservices/gateway.php”

Şimdi çözüme hazır mısın? Sana kafayı yedirten ya da bu yazıyı okumasaydın kafayı yedirtecek olan şeyin çözümü nedir biliyor musun? Geliyooooorr:

Tek yapman gereken,
Error opening URL “http://localhost/amfphp/gateway.php”

hatasında bahsedilen link var ya? İşte ilk frame’e koyduğun ActionScript’teki bu linki “http://127.0.0.1/amfphp/gateway.php” olarak değiştireceksin hepsi bu!

Yani, Flash 8 dostumuz, “localhost” denen mefhumun zaten 127.0.0.1 ‘e denk geldiğinden bihaber!!

İşte bukadarus!

Artık bir hayır duasını eksik etmezsin değil mi? ;oP eheh


ENGLISH VERSION:

Hi! You must be surprised to be redirected to a Turkish blog while you’ve been searching for an issue about AMFPHP and Flash8. No worries, here is your medicine!Eureka!:o)

FINALLY I’VE DONE IT!!

Your problem:

You are using Flash 8 and you’ve just installed AMFPHP 1.2.5 . You have done everything correctly as you were told at several tutorials on the net. But you can never run the example “Hello World” program! You’re always getting the same error message!

Error opening URL “http://localhost/amfphp/gateway.php”

or

Error opening URL “http://localhost/flashservices/gateway.php”

Are you ready to learn the solution? Are you enough strong to realize that you’ve been getting mad because of a “very” silly, such a little thing? LOL! Here it comes:

All you have to do is, changing “localhost” to “127.0.0.1″ in the ActionScript which you put it to the first frame of your movie.
“http://localhost/amfphp/gateway.php” is supposed to be such like “http://127.0.0.1/amfphp/gateway.php”

As you may see or you had already seen, our friend Flash 8 is not able to detect “localhost” as our local web servers name. It waits us to point “127.0.0.1″ manually.

That’s all folks!

Just a “thank you” would be appriciated;oP

Yorumlar

Küresel Isınma, Web Tasarımı ve Halet-i Ruhiyem

Merhaba sevgili dost;

Uçsuz bucaksız internet aleminde yolunu kaybedip de, şu fakirin blog sayfasına rastlayan insanoğlu.

Çok büyük ihtimalle beni tanımıyorsun. Ben de seni tanımıyorum. Okumaya başladığın şu yazıda, 4 Şubat 2007 itibariyle içinde bulunduğum halet-i ruhiyeyi paylaşacağım seninle.

Tuhaf bir ruh halindeyim biliyor musun? Hayatımda öncelik vermem, kafaya takmam ya da ‘yapılacaklar listesi’nde üst sıralara almam gereken şeylerin neler olduğu konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Hani “irticacı” biri olarak, en büyük derdim ve problemim Allah’a karşı olan görevlerimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmak, iyi bir “kul” olmak tabii ki. Lakin, nihayetinde şu fâni dünya hayatında kendime meşgale edinmem gereken şeylere de karar vermem gerekiyor.

Yaş 23. Ya da 24. O civarda. Şu an bir radyo programını yürütüyorum. Aylık düzenli gelirimi buradan sağlıyorum. Onun dışında sistemli giden bir uğraşım yok. “Yapabileceklerim” ve “yaptıklarım”ı terazinin kefelerine koyduğumda, üzülüyorum be arkadaş. Gerçekten.

Allah’a çok şükür, yaptıklarım arasında pişman olmamı gerektirecek herhangi bir şey yok. Şu an çok kötü durumda olduğum da söylenemez maddi anlamda. Fakat farklı alanlarda farklı şeyler üretmek için sahip olduğum yeteneklerin atıl vaziyette durmasına üzülüyorum ben.

Mesela bugün Uygunsuz Gerçek filmini izledim. Dünyadaki hayat için küresel ısınmanın ne büyük boyutta bir tehdit olduğunu öğrendim. Eğer bir şeyler yapılmazsa, büyük ihtimalle * çocuğum çok büyük doğal felaketlerle karşılaşacak. Şimdi ben düşünüyorum; acaba ne yapabilirim? Hoş, www.iklimkrizi.net adresinde kişisel anlamda alınabilecek bazı tedbirlerden bahsediliyor ama ben daha büyük boyutta ne yapabilirim onu düşünüyorum. Henüz 23 yaşındayım yahu! Tarihe damgasını vurmuş insanlar, benim yaşımda nelerle uğraşıyorlardı; ben nelerle uğraşıyorum? Eğer Allah ömür verirse, daha önümde yaşanacak 30 sene vardır. Eğer ben şimdi ufacık bir tohum atsam, 30 sene sonra ne olur bu tohum? Gençliğin verdiği heyecan ve enerjiyle oturduğum yerde durmak istemiyorum. Rahatsızlık duyduğum hiçbir konuda.

Şimdi küresel bir problem olarak küresel ısınmayı aklımızın bir köşesine koyalım.
Münferit hayatıma geri dönüyorum. Ben web tasarımı yapabiliyorum; kullanabildiğim bir sürü grafik programı var. İş görecek kadar PHP biliyorum. Mesela www.mustafaarmagan.com ve www.oyunyolu.net yaptığım son siteler. Durup düşünüyorum da; neden kendime ait bir web projem yok benim? 6 seneyi doldurmak üzere olduğum internet hayatımda, neden hala bir ‘dikili’ ağacım yok? Olmasını istiyorum, çok istiyorum. Daha fazla geç kalmadan, bir internet projesini hayata geçirmek ve onu büyütmek istiyorum.

Küresel ısınmayı, web tasarınmını ve radyoyu aklımızın bir köşesinde muhafaza etmeye devam edelim.
Benim yüksek öğrenimini gördüğüm bir de ‘televizyon ve sinema’ alanları var değil mi? Evet, var. Bunların yapımında teknik bilgi altyapısına sahip miyim? Evet, sahibim. Peki bu konularda kendimi geliştirebiliyor muyum? Hayır, vakit yok.

Bilmiyorum… Ne yapacağım bilmiyorum… Elimde bir sürü silah var. Allah bana bunları kısmet etmiş ve sahibiyim. Fakat bunların hiçbirini tam anlamıyla verimli kullanamıyorum hala. Bunların hepsinin de maddi olarak getirileri var aslında… Hepsi de uğraşmaktan zevk aldığım, ilgi alanlarım olmakla beraber; aynı zamanda para kazanmamı sağlayabilecek ‘meslek’ dalları.

İyi de küresel ısınma ne olacak? Sefalet içinde yaşayan insanlar ne olacak? Allah’ın yolundan uzaklaşan insanların hali ne olacak? Bu memleketin hali ne olacak? Dünya nereye gidiyor? Bu üniversal boyuttaki filmde bana biçilmiş rol ne kadar?

Sadece bu kadar mı?

En iyisini Allah bilir ya, hiç sanmıyorum. Bir şeyler olacak ama bakalım ne zaman.

Yorumlar (3)

Öylesine

İnsan ne zaman ki, bugününü bir kenara bırakıp da ‘dün’ü hatırlamaya dahi fırsat bulamıyor; işte o zaman tam bir yetişkin sayılıyor galiba. Bırakın dünü, birkaç saat öncesini dahi hafızasının derinlerine gömmeye çekinmiyor. Karşı konulmaz bir temponun içinde kaybolmaya o kadar hevesli ki herkes. Günlük yaşantısının her evresini belirli işlere adayarak, hayatı otomatik pilota bağlayıp yaşamak kâr sayılıyor birçok insan tarafından.

“Oh be, bugünü de atlattık” deniyor mesela; sanki yarın ne olacağından haberi varmış gibi. Sahte umutlar ve beklentilerle kafalarında tasarladıkları ‘yarın’ modelinin gerçekliğine nasıl da inanıyorlar. Gören de yarım saat sonra hayatta kalacaklarına dair üst semadan garanti aldıklarını sanır. “Yarın şuraya gidilecek”,”Şu iş mutlaka bitirilecek”,”Bu saatte dükkan açılacak”,”O saatte fabrikada olunacak” vs. vs.

***

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Ben arada bir soruyorum bu soruyu kendime. Çoğunlukla kendi kendime mahcup oluyorum. O eşsiz maviliği (ya da mevsime ve zamana göre eşsiz griliği,  eşsiz renk cümbüşünü, eşsiz yıldızlı geceleri, eşsiz zifiri siyahı) en son ne zaman izledin? Ah, bir dakika. “Gökyüzü” denen şeyin varlığından haberdarsın değil mi? Son zamanlarda -zoraki- gündemde olan küresel ısınma lakırdıları bile ilgini çekmedi mi acaba yukarıya? “Ozon tabakası delindi falan diyorlar, nerede lan bu delik?” diye merak edip çevirmedin mi yüzünü bulutların olduğu yere?

***

Neyse, boşverin.

Yorumlar

Aşk nedir?

yeni sevdalanmış körpe yüreklerin,
gün batımında meydana çıkan;
turuncudan kırmızıya, kırmızıdan siyaha çalan
o renk cümbüşünde sarılıp yuvarlanarak sabahı getirmeyi dileyip
ve fakat çim lekesi olmadan üzerlerindeki hale beyazı,
hala saf ve temiz kalarak;
el ele tutuşup atlarcasına bir uçurumdan köpük köpük dalgaların kucağına,
denizin tepsi gibi dümdüz ve ruhsuz olmasını umarak;
nefesler ile nefislerin buluştuğu o bazanın
bir nevresim üstü, bir yorgan altı adresindeki hayalî mekanda
bir gün buluşacak olmanın tahayyülü ile dolup taşarak
yaşadıkları şeyin adıdır aşk.

Yorumlar

Sevgiliyi Özlemek

gurbet il*lerde bir nevi modern başlık parası** biriktirme çabası içindeki erkeğin, dünyada en sevdiği insanın, hiç sevmediği bir şehir*de ve kendisinden uzakta olmasından mütevellit içinde bulunduğu nahoş vaziyetin kaçınılmaz sonucudur…

en alakasız zamanlarda onunla ilgili anlık anı kırıntıları kıpraşır beyninizde ve kalbinizde. 4 senelik ilişkinizde birçok mecburî ayrılıkla yüz yüze geldiğiniz için çok koymaz ‘ayrılık’ hali aslında. mütemmim cüzünüz haline gelmiş sevgili, gerçek anlamda eş ruhunuz olmuştur sizin. onun ruh hali sizde yansır, sizinki onda. farkında olmadan, günün belirli saatlerinde benzer halet i ruhiyelerde bulursunuz kimliklerinizi. “yine ağlamaklı gözleri galiba” diye düşünürken yakalarsınız kendinizi. aniden içiniz burkulur. hani yeni açmak üzere çiçekler için ‘aman dokunma, büyümez yoksa’ derler ya; işte o kadar narin, o kadar kırılgan ve o kadar hassas yerine inadına dokunmuş olursunuz böylece kalbinizin. işleriniz tıkırındaymış ne farkeder? amacınıza ulaşmışsınız kaç yazar? bir tanenizin güzel gözlerinden birkaç damla yaş, karşısına hiçbir engel çıkmadan, tombiş yanaklarından süzülerek çenesine kadar erişebiliyorsa; bu kadar acizseniz -ki o kadar aciz olmasanız işaret parmağınızın sırtıyla çenesine doğru hareketlenen damlayı, daha yanağının üstündeyken ekarte ederdiniz- mutluluk denizine sıfır bir yalı inşa etseniz bir başınıza, kaç yazar?

ama yine de karamsarlıktan beri durmak için, çıkarırsınız pembe gözlüklerinizi kılıfından; iki hohlarsınız camlarına, silersiniz kazağınızın eteğiyle. takarsınız gözlüğü ve toz pembe görmeye başlarsınız yine her şeyi. ‘o yalı öyle kalmayacak, daha panjurcu gelmedi; bakma pencerelerin böyle biçare durduğuna. hem boy boy çocuklar için de hala şansımız vardır inşallah’ diye avutursunuz kendinizi. sonra şu delikanlı olmayan, kavanoz dipli dünyanın aslında en bahtiyar insanlarından biri olduğunuzu farkedersiniz yeniden. çünkü müstakbel eşinizin de sizin de; sağlığınız yerindedir, ikiniz de ‘var’sınızdır, birbirinizi seviyorsunuzdur***. birkaç kuruş eksiği tamamlayacak gücünüz de, zekanız da, kabiliyetiniz de vardır çok şükür.

‘az daha sabredeyim be’ dersiniz ’sıkalım dişimizi’.

‘eğer allah u teala birbirimize yazmışsa, george w bush gelse mani olamaz lan’…

Nacizane Bilgi’de yayınlanan girişlerimden biri. Pek sevdiğim için buradan da paylaşmak istedim. Sözlüğümüze beklerim bu arada herkesi :)

Yorumlar (3)

İstanbul! Aç koynunu ben geliyorum!

“Bir sen eksiktin” dediğinizi duyar gibiyim sevgili İstanbullular :)
Fakat rica ediyorum sevenleri daha fazla ayırmayınız! Yıllardır özlemiyle yanıp tutuştuğum, kavuşmak için gün saydığım aşkıma kavuşacağım artık Allah’ın izniyle.

Böylece iyisiyle, kötüsüyle; acı ve tatlı hatıralarıyla koca 13 seneyi beraber yaşadığımız İzmir’den kurtulmuş oluyorum. Aslında biliyorum, böyle diyince bana kızıyor. Ama ne yapabilirim ki? Ben kendimi bildim bileli “İstanbul” diye sayıklarım, başka bir şey demem. İzmir’e kanım hiçbir zaman tam olarak ısınamadı. “İzmiiir, İzmiiir” diye ölüp ölüp dirilen çok insan olduğunu biliyorum; büyük bir zevkle İzmir’i onlara bırakıyorum ve GİDİYORUM!

Yorumlar (2)

Şükretmek

1. Bilgisayarım var: Bu bilgisayara sahip olmak için 9 yıl beklemem gerekmişti. 9 yıl boyunca hep bir bilgisayarım olsun istemiştim. Ve işte, karşımda….

2. Internet’im var: Hayatımın son 6 senesinin vazgeçilmezi. 4 sene boyunca Ona ulaşmak için gece gündüz internet cafe’lerde sürttüm. Param çıkışmazdı; sigara almazdım, o parayla internete girerdim.

3. Sigaram var: Nikotin yoksunluğundan kafayı yemek üzere olduğum geceler oldu. Ya cebimde beş kuruş olmazdı, ya param yetmezdi. Şu an 2,5 dolu paketim, ayrıca 3-4 tek eksiğiyle bir paket Captain Black’im var.

4. Sevgilim var ve problemimiz yok: 3 yıl 9 ay öncesine kadar yoktu. Çok duygusal travmalar geçirdim. Ama oldu. Beni deliler gibi seviyor. Hala da seviyor; sureti aynı, şiddeti aynı. Ayrılmak istediğim zamanlar oldu, çok acı çektiğimiz* zamanlar oldu. Ama şu an bir problemimiz yok; mutluyum ve mutlu.

5. İçecek sıkıntım yok: Evde yaklaşık 6 litre kola var, en az 15 fincanlık da nescafem. Bir şeyler içmek isteyip de evde bulamadığım çok geceler oldu.

6. Sağlığımda hiçbir problem yok: Aslında hayatım boyunca hiç o kadar büyük bir sağlık sorunum olmadı. Bir yerlerim kırılmadı. Ama bir diş ağrısı ya da bir baş ağrısı bile insanın ne kadar mutsuz edebiliyor. Şu an hiçbir yerim ağrımıyor. Her yerim sapasağlam.

7. Depresyonda değilim: Durup dururken, inanılmaz derecede mutsuz, çaresiz ve yalnız hissettiğim zamanlarım oldu. Sadece canım sıkılıyordu. Hiçbir şeyden zevk almıyordum ve daha kötüsü hiçbir şey yapmak istemiyordum. Ama şu an depresyonda değilim. Mutluyum.

8. Kimseye borcum yok: Yaklaşık 6-7 ay boyunca, bir arkadaşıma kredi kartımı vermem neticesinde faizleriyle 1.500 ytl’yi bulan bir borç batağının içinde çaresizdim. Benim borcum değildi ama icra tehdidi benim evime geliyordu. Ama ödendi, bitti, gitti. (Şimdi bunu yazarken aklıma geldi, Fazlı’ya 85 ytl borcum var. Hoş, aslında o da kredi kartı borcunun bir uzantısıydı, yine kişisel bir borç değil. Neyse onu da ödeyeceğim inşallah)

9. Gıcık olduğum bir şey yok: Durup dururken kafayı taktığım, aklımdan bir türlü söküp atamadığım ve beni kronik bir sinirlilik ruh haline sokan herhangi bir rahatsız edici faktör yok ortada. Ne bileyim saat sesi, dışarıdan gelen bir konuşma/bağırışma sesi, ekranın parlaklığı, kıçımın sürekli terlemesi vs. Bunlara çok sinir olduğum zamanlar da oldu.

10. Okulum bitti, geçmek zorunda olduğum dersler yok: Bir üniversite mezunuyum. 1 sene kaybetmeme sebep olabilecek bir sınava falan girmeyeceğim ya da öyle bir sınava çalışma gibi bir zorunluluğum yok. Sınav stresi yaşamıyorum. Aslında hiçbir zaman kendimi yiyip bitirmedim ama derinden bir heyecan olurdu sınavlarda.

11. Ailemle ilgili bir problemim yok: Annemle, babamla ya da ablamla herhangi bir küslüğüm ya da tarışma sonucunda devam eden bir haset yok aramızda. Hepsiyle de gayet iyiyim. Bu yüzden sıkıntılar yaşadığım çok zaman olmuştu. Aynı anda evde herkesle bozuştuğum zamanlar bile olmuştu.

12. Beni sıkboğaz eden, zorlayan kimse yok: Hayatımla ilgili hiçbir kararda beni zorlayan ve beni zoraki şekilde yönlendirmeye çalışan kimse yok. Annem ve babam tamamiyle beni kendi halime bırakmış durumda. Kendim için en iyi yolu seçeceğimden tamamiyle eminler ve dahası herhangi bir projeye girişmeyi düşündüğümde beni tamamiyle destekleyeceklerini biliyorum. Güçleri yettiği kadar olacak tabii ki ama önemli olan ‘manevi destek’.

13. Reel anlamda işsiz oluşumun hesabını bana soran yok: Aslında ben şu an işsizim. Freelance web tasarımcı olarak takılıyorum ama sabit bir maaşla büyük bir kurumda çalışmadığımdan dolayı ve kendime ait kayıtlı bir işyerim olmamasından ötürü bir “işim” var demek Türkiye şartlarında haliyle zor. Ama ne ailem ne de arkadaşlarım bunu benim başıma kakmıyorlar. Zaten kakmalarını gerektirecek düzeyde maddi sıkıntıya girmedim ve yetersiz olduğum bir maddi konu olmadı.

14. Laptop’un taksitlerini ödüyorum, ADSL borcum yok: Belki sadece 2 ay oldu ama yine de laptop’un ödeyemediğim borcunun olmaması güzel bir şey. Beklemede olan ADSL faturam ya da telefon faturam da yok. Haliyle internet’imin borç yüzünden kesileceği korkusunu da taşımıyorum. Bu korkuyu 2 ay boyunca yaşadığım zamanlar da olmuştu.

15. Doğum günümde herkes tarafından kutlandı: Yani doğum günümü kutlamalarını beklediğim herkes kutladı. Her sene olduğu gibi yine bu anlamda unutulmadım. Evde de pastamızı yedik, kolamızı içtik.

Böyle işte.

Yani hayatımın şu döneminde böyle güzellikleri yaşıyorken, bunlara sahipken, ben nasıl şükretmem? Ben nasıl, bu güzellikleri bana bahşeden Allah-u Teala’ya tapmam? Bu kısacık liste dışında, hayatım boyunca henüz hiç yaşamadığım, olabilecek en berbat, en kötü şeyleri yaşamadığım için ben nasıl mutlu olmam? Kör değilim, sakat değilim, ölüm döşeğinde değilim, aç değilim, açıkta değilim, yetim değilim, aşksız değilim, beş kuruşsuz değilim, cahil değilim, hapiste değilim, katil değilim, hırsız değilim, kanser değilim, aids değilim, faranjit değilim, hipertansiyonum yok, şizofren değilim, nevrotik bir vaka değilim, aklım başımda, duygusuz değilim, cani değilim, savaşta değilim, esir değilim, yaralı değilim, astım değilim, sağır değilim, gastritim yok, alerjim yok, cinsel sorunlarım yok, vücudumda anormal bir bölüm yok, ağrım yok, sızım yok, burnum tıkalı değil, gözlerim kızarmıyor, burnum kaşınmıyor, hapşırıp durmuyorum, öksürmüyorum, kalp hastası değilim, çok fazla terlemiyorum, bunalmıyorum, kızarmıyorum, üşümüyorum, donmuyorum, kan kaybetmiyorum, baygın değilim, halsiz değilim, ishal değilim, başım dönmüyor, bir yakınım ölmedi yakın zamanda, bir yakınım cezaevinde değil, bir yakınımın ölümcül bir hastalığı yok, bir yakınımın hayatî bir problemi yok, kanlı bıçaklı olduğum bir yakınım yok, kan davamız yok, beni öldürmek isteyen kimse yok, peşimde polisler yok, hakkımda açılmış bir dava yok, hiç dayak yemedim, ağzım burnum kırılmadı, hiç kimseyi dövmedim, yanlışlıkla da olsa sakat bırakmadım, ömür boyu pişmanlık duymama sebep olacak bir şey olmadı, kimse beni kaçırmadı, kimse yakınımı kaçırıp fidye istemedi, evime hırsız girmedi, kimse beni herhangi bir şeyle tehdit etmedi, kimse ibadet etmemi engellemiyor, kimse ibadet ettiğim için beni sorgulamıyor, kimse müslüman olduğum için bana fiziksel şiddet uygulamıyor, kimse bana işkence etmiyor, ‘keşke söylemeseydim’ dediğim hiçbir yalan yok, hayatımda yalan yok, hayatımda her şey gerçek!

Bunlar ve daha aklıma gelmeyen milyarlarca kötü durum şu an başımda olmadığı için ben Allah’ıma, Yaradanıma, Sahibime, Herşeyime, Rabbime nasıl ŞÜKRETMEYEYİM???

ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!

ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!

Yorumlar (11)

« Önceki Yazılar Project-Id-Version: Wordpress 2.0.2 POT-Creation-Date: PO-Revision-Date: 2006-07-12 14:23+0200 Last-Translator: Language-Team: WordPress Türkiye MIME-Version: 1.0 Content-Type: text/plain; charset=utf-8 Content-Transfer-Encoding: 8bit X-Poedit-Language: Turkish X-Poedit-Country: TURKEY X-Poedit-SourceCharset: utf-8