Archive for Haziran, 2006

BEDAVA MP3, FREE, %100 FREE, 40 GB MP3!!

Bu yazıya bir şekilde mp3 ararken denk geldiyseniz daha ilk satırdan acı gerçeği size söylemeliyim: sırf spekülatif bir başlık olsun diye bunu seçtim. Eğer okumaya devam ederseniz mp3 hususuyla çok da ilgisiz şeylerle karşılaşmayacaksınız. Ama mp3 indiremeyeceksiniz.

15 dakika öncesine kadar aynen başlıktaki gibi 40 GB mp3 vardı bilgisayarımın sabit diskinde. “Neredeyse bir radyo arşivi kadar geniş bir arşivdi” diyeceğim ama zaten elimdeki arşiv bir süre çalıştığım bir radyonun arşivinin bir kopyasıydı :o) 1,5 senedir bilgisayarımda bulunan bu müzik yığınının belki de yarısından fazlasını hiç dinlememişimdir bile. Teknolojik açgözlülük vardır ya hani, bilgisayarla birazcık fazla ilgili olan biri mutlaka işine yarasa da yaramasa da ne bulursa indirir, bilgisayarına yükler, hatta bilgisayara sığmaz CD ve DVD’lere yazar ve ‘arşiv’indeki bu medyaların hangisinin içersinde ne olduğunu bile bilmez çoğu zaman. Benimkisi de benzer bir açgözlülüktü.

Fakat askere gitmeden (yani bundan 7 ay kadar önce) kafama dank etti bir şeyler.

Şahsen kendimi ‘mümkün olduğunca’ inançları doğrultusunda yaşamaya çalışan biri olarak tanımlarım. İslamî duyarlılığı hayatımın her alanına yaymayı kendime bir görev bilmiş ve yaşam tarzı olarak benimsemişimdir. Askere gitmeden 1-2 hafta öncesinden kafama dank eden işte bu oldu. Çünkü bilgisayarımda harddisk’imin kaldırabildiği fakat benim kaldıramayacağım şeyler vardı.

Kul hakkı diye bir şey duydunuz mu daha önce?.. Konu tamamiyle bununla alakalı.

Başkasına ait olan bir şeyi, onun izni olmadan kullanmak haramdır, kul hakkı yemektir. Haliyle albümünü satın almadan, oradan buradan bulup da dinlemek de aynı şeydir. Bilgisayar programlarını crack’leyip, serial’ini bir yerlerden bulup lisanssız olarak kullanmak da aynı şeydir.

Şimdilik lisanssız programlarımın lisansını alacak maddi gücüm yok, o yüzden onları silemiyorum haliyle; çünkü para kazanamam onları da silersem. Ama mp3′leri bilgisayarımda tutmamın “zevk” dışında başka bir nedeni olamaz. O yüzden yakın zamanda almayı düşündüğüm birkaç albüm dışındaki mp3′leri sildim.

Sadece Allah rızası için bir şeyler yapmak hakikaten hoş duygular yaşamanıza sebep oluyor. Tavsiye ederim.

Yorumlar (9)

ÖSYM ve Deli

Doğru olan tabii ki her halukarda sağduyulu, sakin olmak, temkinli davranmak, ölçülü konuşmak ve benzeri erdemleri sergilemektir. Olması gereken budur. Oysa ki hayatımız boyunca karşılaştığımız birçok hadise, yaşadığımız birçok olay ‘olması gerekenler‘den ve ‘yapılması gerekenler‘den uzaklaşmamıza sebep oluyor.

Özellikle insan bir tür ‘haksızlık’la karşı karşıya kalınca (ya da öye olduğunu düşündüğünde) istemdışı tepkilerde bulunabiliyor. Refleksvari nitelikteki bu tepkiler kişiyi bazen haklı durumdan haksız duruma taşıyabiliyor da. Hele ki karşı karşıya kalınan haksızlığa karşılık elden gelen hiçbir şey yoksa, yani çaresizseniz olayın vehameti daha bir artıyor. Çünkü çaresizliğin bünyedeki yansıması bol miktarda asabiyet duygusunun zuhur etmesidir. Ağza gelen söylenebilir ve sonradan pişman olunabilir.

Bazı durumlar vardır ki; insan haksızlığa uğrar (ya da yine öyle düşünür), çaresizdir, mazlumdur, eziktir ancak verdiği tepkiler refleksvari değildir. Çünkü kendisine yapılan haksızlık, anlık ya da kısa vadede karşılaşılan bir haksızlık değildir. Oldukça uzun vadede yaşanan haksızlığa verilen tepki genelde ideolojik ve politik çerçevededir. Mitingler, yürüyüşler ve bilumum ‘demokratik(?)’ tepkiler bu bağlamda ele alınabilir. Bol bol birileri kınanır, teesüfler iletilir falan filan…

Ve yine bazı durumlar vardır ki; bu durumlar sonucunda ortaya konan tepkiler underground tarzındadır. Genel geçer kurallara* pek uymayan, demokratik olmaktan birazcık uzak* , genç nesil* tarafından icra edilen değişik tepkilerdir bunlar. Legal sınırlar içinde olmasalar da, kınamaktan öteye gidemeyenlere ilaç gibi gelir, toplumsal olarak bir türlü haykırılamayanları birazcık absürt olarak da olsa dile getirebildikleri için ‘tepkisiz çoğunluğun‘ bile sempatisini kazanırlar.

İşte son tanıma harika bir örnek teşkil edecek çalışmayı sizlerle paylaşmak istiyorum. Eğer daha önce duymadıysanız, dinlemediyseniz, dinleyiniz; tebessüm ediniz, egonuzu tatmin ediniz.

Ben denedim, oldu.

indirmek için sağ tıklayıp farklı KAYDEDİN.

P.S: Çalışma hoşunuza gittiyse bir kardeşimizin bu parça eşliğinde sergilediği “bireysel tepki“sini de BURADAN izleyebilirsiniz.

Yorumlar (3)

Doktor Bey…

Doktor bey;

22 Yaşındayım. Erkeğim. Türkiye’de yaşıyorum. Hem de ‘gelişmiş’ şehirlerinden birinde, İzmir’de. Çevremde alabildiğine alımlı, çekici, seksi kızlar olmasına rağmen benim sadece bir tane sevgilim var. Onunla da henüz cinsel ilişkiye girmedim, evlenmeden önce de bunu yapmayı düşünmüyorum. Aslına bakarsanız ben şimdiye kadar hiç cinsel ilişkiye girmedim. Yasal olarak, evlenmeden önceki cinsel birlikteliği engelleyen bir kural olmamasına rağmen; arkadaş çevremin beni kınaması, dışlaması gibi bir olasılık olmamasına rağmen ben bunu yapmadım ve yapmayacağım. Bu benim kişisel kararım. Cinsel dürtülerim beni bu karardan döndürmek amacıyla şiddetli hormonal saldırılar düzenleseler de, elimden geldiğince onlara karşı koyuyorum.

Birkaç senedir futbolla hiçbir ilişkim yok. Tuttuğumu söylediğim takımdaki oyuncuların isimlerini bile ezbere bilmiyorum. Akşamları evdekilerin elinden kumandayı kapıp, fellik fellik spor bülteni aramıyorum. Şifreli kanalda verilen maçları izlemek için sokak sokak dolaşıp boş kahvehane ya da meyhane bulmak için didinmiyorum. İçecek firmalarının ‘yolla kapağı kap futbol topunu’ kampanyaları ilgimi çekmediği gibi, Şampiyonlar Ligi final maçını stattan izlemek için verdikleri biletler hayallerimi süslemiyor.

İddia ve sayısal loto oynamıyorum, milli piyango bileti almıyorum. Up uzun kuyruklarda beklerken, büyük ikramiyenin çıktığını düşünüp, cepteki bozukluklarla oynaya oynaya hayal kurmak bana çok saçma geliyor. Ben o oyunları oynamanın ve o oyunlardan gelecek paranın haram olduğuna inanıyorum ve maddî sıkıntılardan nasıl kurtulmayı düşündüğümü soran dostlara ‘sayısaldan 6’yı tutturunca’ cevabını vermiyorum. Kumar oynamamayı bir prensip, çocuğumu bu illetten uzak tutmayı da bir görev olarak kabul ediyorum.

Akranlarım ve hemcinslerim gibi, yazın hava ısındığında ‘tatil yörelerine akıp’ içki-dans-seks üçlemesi yapanlara özenmiyorum. Günlük yaşamlarında giydikleri ‘body’lerin eteklerini çeke çeke hal olan ve giysileri nedeniyle ‘frikik’ vermemek için yüksek efor sarfeden kızların, kumsallarda nasıl olup da mayo ve bikinilerle sereserpe güneşlenebildiklerine şaşırıyorum. ‘Gündüzleri denizin tadını çıkarıp, geceleri barlarda stress atmak’ deyimi bana kültürel dejenerasyondan başka bir anlam ifade etmiyor.

Hiçbir TV dizisini izlemek için randevularımı iptal etmiyorum. Çevremden gelen her türlü baskı ve küçümseme girişimlerine rağmen, Kurtlar Vadisi’ndeki olayları ve karakterlerin isimlerini ezberlemedim. Açık açık gîybet edilen, et pazarı manzaralarından oluşan magazin programlarını takip etmiyorum. Hangi ünlünün kiminle nerede ve nasıl zîna ettiğini merak etmiyorum. Haber bülteni sunan spiker hanımın dekoltesi, haberi seyretmemde etkin rol oynamıyor.

Sırf herkes dinliyor diye bir müzik parçasını dinleyip ezberlemiyorum. Sırf en çok satıyor diye bir kitabı satın almıyorum. Günlük gazete alırken, arka sayfa güzelinin olup olmaması, benim gazete seçimimi etkilemiyor. Ünlü ve pahalı marka ayakkabı ya da giyisiye sahip olmadığım için hayıflanmıyorum. ‘Batılı insan ne yaparsa iyi ve doğru yapar’ fikrine katılmıyorum. Türkiye’den ümidi kesip, Avrupa ve Amerika’ya göç ederek paçayı kurtarmayı düşünmüyorum.

İşin en kötü yanı, yukarıda saydığım hiçbir şeyi yapmaktan ya da yapmamaktan pişman değilim ve doğru olanların onlar olduğuna inanıyorum.

Çevremdeki insanlara bakıyorum da… Onlar benim yanlış ve kötü olduğuna inandığım ne varsa hayatlarının vazgeçilmezleri olarak bunları ‘yaşıyorlar’. Çoğunun bir şikayeti de yok. Alan memnun, veren memnun hesabı. Düzen bu.

Benim size sorum şu Doktor Bey;

Onlar bu şekilde ‘yaşıyorlar’ da, ben onların yaptıklarını yapmadan nasıl ‘hayatta kalabiliyorum’?..

NACrenoS

5002.70.80

Yorumlar (3)

Fatura kuyrukları

Özellikle online sistemlerin yaygınlaşmadığı yani bilgisayarların hayatımıza bu derece girmediği zamanlarda elektrik, su, telefon ve bilimum faturaları ödeyebilmek şu an olduğu kadar hızlı ve kolay değildi. İşlemlerin gerçekleştirilebilmesi için tozlu arşivlerden dosyalar bulunur, manuel olarak işlenir, tahsilat yapılır ve işlem sonlandırılırdı. Haliyle fatura ödemek için bazen saatlerce kuytukta beklemek gerekirdi. 2006 yılında olsak da bu manzaralarla -eskisi kadar olmasa da- hala karşılaşıyoruz.
Bu fatura kuyruklarının uzayıp gittiği mekanlar birçok komediyi ve bazen trajediyi içinde barındırır. Mesela her zaman “- Ben sadece bişey sorcaktım?” diyerek ön sıralara doğru ilerleyen birileri olur. Ve mutlaka bu şahıslara “- Arkadaşım biz de soru sorcaz iki saattir bekliyoz sırada!” şeklinde tepki gösteren birileri olur. Bu tepkileri veren ve kimseye çaktırmadan gişeye yaklaşmaya çalışan insan tipleri sterotypelaşmıştır. Bölgeden bölgeye, şehirden şehire yerel farklılıklar vardır muhakkak fakat genelleştirilebilir karakter kalıplarıdır bunların çoğu…

Mesela gişeye gerçekten bir şeyler sormak niyetiyle yaklaşan insan modelinin eğitim ve kültür seviyesi genelde düşüktür. Çünkü saf ve temiz duygularla, kimsenin hakkını yemeyeceğini düşündüğü için bu eylemi gerçekleştirmektedir. Toplumun vereceği tepkileri düşünmez, düşünse bile ‘taşra’ insanlarının o dayanaksız samimiyet ve aidiyet duygularının güdümüyleidare ederler beni ya… nolcak ki” diye düşünereko ’suç’u işler. Bu insanlar metropol yaşamına kendini kaptırmış, formal yaşamayı seven ‘elit(?)’ tabaka tarafından hor görülen güruhu oluşturur.
Gişeye yaklaşan her kim olursa olsun ona en tehditkar ve en nefret dolu bakışlarını yönelten ve sonuçta “- Beyfendiii/hanfendiiii biz de işimizi görmek için bekliyoruz burdaaa” cümlesini zikredecek olan insan modeli ise şöyle karikatürize edilebilir: eğer “beeyfendiii/hanfendiii” prefixlerini kullanıyorsa, bu şahıs büyük ihtimalle en az lise mezunu olan bir bayandır. Prefix’i telafuz ederken eğer yayvan bir diksiyon sergiliyorsa, muhtemelen birkaç yıldır şehirde yaşayan ‘eski’ bir taşralıdır. Kurması muhtemel temel cümlenin ardından eğer tenkid edici cümlelerle söylenmeye devam ediyorsa yaşı 45 ve üstüdür tahmininde bulunabilinir.

Bu genellemeler tabii ki kişisel görüşlerim. Fakat tecrübeyle sabit deneyimlerin yansımasından başka bir şey değil. Son birkaç yıldır içinde ‘insan’ geçen herhangi bir konuda genelleme yapmayı çok doğru bulmuyorum. Genelleme yapmıyorum değil, severek yapıyorum fakat doğruluğu konusunda eskisi kadar inatçı değilim.

Ama bu bazı gerçekleri değiştirmez öyle değil mi? :D

Konunun anlam ve önemini belirten karikatür. Favorilerimden:

okuz

Yorumlar (1)

Gece çalışmak doğru mu?

Neden bilmiyorum ama “teenage” olduğum zamanlardan beri huyum olarak süregelmiştir; gece geç yatmak, gündüz geç uyanmak. Aslında gece geç yatmayı sevmeme karşın, gündüz geç kalkmayı hiçbir zaman sevememişimdir…

Düşünsel anlamda kaydadeğer bir varlık halini alışımın milâdı olarak kabul ettiğim lise yılları, gecelerle tanıştığım zaman dilimi olarak yer etmiştir hayatımda. Neredeyse her gece, özellikle herkes uyuduktan sonra odama çekilirdim. O zamanlar bilgisayarım yoktu ve zaman geçirmemi sağlayacak uğraşlar bulmam/üretmem/türetmem gerekiyordu. Aslına bakılırsa “zaman geçirmek” gibi bir niyetim olmadı hiçbir zaman geceleri sabahlara kadar uyanık kaldığım dönemlerde. Çünkü çözüm basit: eğer yapacak şey bulamazsan, uyursun. Tam tersine, ben gecelerin bitmesini istemezdim desem yeridir.

Üstü her zaman dağınık olan masamın başına geçerken ilk yaptığım şey kendime yer açmak olurdu. Çünkü illa ki gece boyunca önümde bir kağıt ve bir kalem olmak zorundaydı. Herhangi bir şey yazıp çizmek mühim değildi benim için. Belki de bir nevi terapi uyguluyordum kendime… O zamanlar, yazma/çizme konusunda dopdolu olduğum sıralar… Sürekli aklıma bir takım fikirler gelir ve bundan dolayı sürekli gece boyunca bir şeyler yazar/çizerdim.

Gecelerimin olmazsa olmazı radyoydu. Ezgilerin eksik olduğu bir an olmazdı güneşsiz gündüzümde. Mübalağa olacak ama gecelerimin güneşiydi müzik. Her bir şarkıyı tek tek, doya doya, tadını çıkara çıkara dinlerdim. Şarkı sözlerinde geçen kelimeler ve cümleler üzerine düşünür; çoğunlukla da kendi hayatımla ilgili hayaller kurardım… Sevgili yok ya o zamanlar, kalp boş; musikî ise her derde deva :)..

Yazmak/çizmek ve müzik dinlemek birbirinden ayrılmaz bir bütündü. Kimi zaman aptal aşık rolünü oynardım kendi kendime, kimi zaman kafayı yemiş bir faylezof. Evet, filozof, hem de kafayı yemişinden… Düşünce tarihimin miladı diye boşuna demiyorum. Az gözyaşı dökmedim insanlık için*

Bir başkaydı o geceler…

Sonra üniversite yıllarının geceleri başladı. İlk yıl zaten “liseli” havasından uzaklaşma, entelektüel çevreye ayak uydurmak için didinme dönemidir. Hele bir de aşk girdiyse işin içine; benlik, kişilik, düşünsel yapı mevzuları iyice içinden çıkılmaz bir hal halır. Nitekim ben de aynısını yaşadım… Sonuç olarak üniversitenin ilk yılının geceleri daha da bir başkaydı.

“Üniversite yılları geceleri” diyince birçoğunun aklına “çılgın alem geceleri”,”alkol+müzik+seks üçlemesi” vb. türdeki kombinasyonlar gelir belki. Benim için “gece” tanımı hiçbir zaman o tür kavramları barındırmadı içinde. Benim gecelerimin olmazsa olmazları belliydi: yalnızlığım, kağıt-kalem, radyo.

Gecelerin üzerimdeki negatif etkilerini göstermeye başlaması o döneme rastlar. Çünkü o dönemde aşk sarhoşluğu dışında, bünyemi 24 saat meşgul eden dünyevî ve ideolojik konulardaki hassaslığım söz konusuydu. “Düşün düşün boktur işin” veciz sözünün altındaki derin manayı ziyadesiyle kavramamı sağlamıştır o nikotin kokan geceler.

Sözün özü üniversitedeki ilk yılımın sonlarına doğru “gece hayatı“nın vücudum ve ruhum için ne kadar da yorucu olduğunu kavramaya başladım. Konu hakkındaki bu bilinçli olma hali işbu güne kadar aynı şekilde devam etmiştir. Bir yandan zevk verirken diğer yandan da hücrelerimi öldüren bu “huy”dan vazgeçmem gerektiği defalarca ailem (özellikle ailem) ve çevremdekiler tarafımdan salık verilmiş olsa da, buna yanaşmayı hiç düşünmemiştim bile. Serde muhaliflik var ya :)…

Ama son birkaç gündür farklı bir pencereden bakıyorum olaya. O pencere ki, aslında hayatımı yaşadığım her an mutlaka camına alnımı dayayıp, bakıp bakıp düşündüğüm. Benim Paradigmam. Yaşam felsefem. İşte o pencerenin kıyısında, alnımı cama dayayıp düşünürken kulağıma şunlar fısıldandı:

O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır.geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir). (En’âm Suresi, 96)

Yüce Yaratıcı eğer böyle uygun gördüyse ve fıtratımız bunun üzerineyse buna başkaldırmanın anlamı nedir ki? Zaten net olarak farkında değil miyim bana verdiği zararın? Öyleyim. Yani eğer artık bugünden sonra da kendimi zorlayarak “fıtrat“ım gereği davranmazsam, bu gereksiz, yersiz, saçma sapan ısrarı sürdürürsem; kaybeden ben olurum.

Çünkü O‘ndan daha iyi kimse bilemez.

Allah Alim’dir. (Bkz: Esma-ül Hüsna)

Yorumlar (5)

Karanlıkta Sevişmek

Karanlıkta ruhlar birbirine çelme takar,
Uçsuz bucaksız evrende bir damla ter olur vücutlar.
Yorgun haykırışlar sarar dört bir yanı.
Önce sararlar, sonra öldürürcesine sevişirler seninle.

Eski bir gece lambasıdır tek izleyeniniz,
Zevkten inim inim ışıldıyor; duyabilene.
Gelmiş geçmiş bedenler gelir sonra aklına.
Bir bakmışsın,
Vesikalı bir yosmaya dönmüş,
Bizim masum gönül fahişesi.

Yorumlar

kadınlara

ister istemez “sistem” içerisinde yaşayan ve “sistem“in istediği gibi yaşayan kadınlara seslenişim.

kadınlara

Yorumlar

Gecikmiş bir “merhaba”…

Bundan 8 sene önce, benim için, İzmir-Alsancak Camii’nin tam karşısındaki apartmanın bir ya da ikinci katındaki bir ‘daire’nin camında gördüğüm çıkartmadaki anlamını bile bilmediğim bir kelimeydi…

Her gün okula gidip gelirken bindiğim otobüs o apartmanın önünde dururdu. Balık istifi otobüste, sinyal düğmesine bile yetişmeyen boyuyla kalabalığın arasında kaybolma tehlikesi geçiren ben; cam kenarından uzakta olsam bile bir boşluk bulur, sırf o çıkartmalı camın ardında ne olduğunu görebilir miyim umuduyla otobüsün camına yapışırdım. Günler, haftalar geçti… Camdan cama bir sevda filizlendi.

Bir haftasonu, üzerime fiyakalı giysilerimi giyip, haftalığımı cebime koyup, her türlü masrafı göze alıp, Alsancak’ın yolunu tuttum. Bu sefer o durakta indim. Apartmanın kapısından içeri girdiğimde, Alsancak burjuvazısının boğucu fakat cazibeli atmosferinin içinde buldum kendimi. Hatırlıyorum, merdivenden çıkarken o psikolojik basınç değişimi sebebiyle başım döner gibi olmuştu. Kapının önüne geldiğimde yine o çıkartmadan gördüm, evet cama yapıştırılmış olanın aynısındandı; internet cafe yazıyordu. Cesaretimi topladım, ve kapıyı çaldım…

Az sonra gözlüklü, 25-26 yaşlarında, saçları hafiften dökülmeye başlamış bir “abi” açtı kapıyı. Bana Platon’un Mağarası kadar merak uyandırıcı ve hayalî gelen mekanın kapısının önünde dururken, kapının açılacağına bile inanmıyordum aslında. Beyaz nurların içerisinden çıkar gibi kapıda beliren abinin karşısında şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım. Ne var ki bu konuda yalnız değildim, zira ‘cafeci’ abi de benzer bir şaşkınlık içerisindeydi. Nedenini beni içeri davet ettiğinde anladım; sinek avlıyordu.

En zor kısmı atlatmış ve o camın ardına ulaşmayı başarmıştım. Artık herşeyi akışına bırakacaktım. Ne de olsa ‘cafeci’ abi beni yönlendirecekti. İçeri girip cafecinin karşısında geçtiğimde, elfler diyarında bir insanla karşılaşmışcasına mutlu oldum. Gözlerimi japon çizgi filmlerindeki karakterler gibi açıp, abinin dudaklarına diktim. Ne diyeceğini çok merak ediyordum. Ağzından çıkan ilk laf, sanırım şuydu: “- Evet, ne vardı?“.

Bu cümleciği duyduğum gibi afalladım. Kekemelik gibi bir sorunum hiç olmadı Allah’a şükür, ama galiba o gün orada kekeledim: “- Be..ben.. internet?..” Neyse ki müşteri bulmanın ilk şokunu çabuk atlattı abi ve “- Ha, tabii ki hangi bilgisayara geçmek istersin?” dedi, her türlü yardıma hazırım mizanseni okunuyordu hareketlerinden. Okunuyordu okunmasına da, frekanslar çok farklıydı. Hayatındaki en kaydadeğer bilgisayar deneyimi sadece bir süre devam ettiği bilgisayar kursunda MS-DOS 6.22′de yazdığı birkaç cd ve dir komutundan ibaret olan birine “teknoloji harikası” bilgisayarlardan herhangi birini seçme hakkını vermek -her ne kadar cömert bir davranış olsa da- pek anlam ifade etmiyordu. Bu; penis ile vajinanın işlevlerinden dahi bihaber bir çocuğa “istediği kadınla beraber olabilirsin” demek kadar trajikomik ve esasoğlanı utanç duymaya sevketmesi olası bir davranış biçimi.

Tanıdığı serbesti sayesinde biraz daha rahatlayacağımı düşünen -fakat kendisi de gergin olan- abi, teklifine kayıtsız, nötr, tepkisiz kaldığımı görünce fazla üstelemedi ve bir bilgisayarı gösterirken “- Şöyle geç istersen” dedi. Gözlerimdeki “ben nerdeyim? ben kimim? burası neresi?” ifadesinin açıkça okunabildiğine eminim…

‘Koca cafe’de 5-6 bilgisayar, nasıl sağlandığını (ya da olup olmadığını) bilmediğim internet bağlantısı, ben ve cafeci abi derin bir sessizliğe büründük. Klavyeye, mouse’a ve arada bir de monitöre uzun uzun baktım… Bunu gören abi tekrar yanıma geldi ve “- Sen nereye girmek istiyorsun?” diyerek ölümcül soruyu sordu. O an içimden “BİLMİYORUM YA!!!İLK DEFA GİRECEM NEREYE GİRECEKSEM!?@@##!!” diye haykırmak geçtiyse de, efendiliği elden bırakmadım, “- Bilmiyorum ki…” dedim.

Artık herşey açık ve net anlaşılmıştı. Ben ilk defa internet cafeye geliyordum, ilk defa internete girecektim ve konuyla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ha bir dakika, evet evet, konuyla ilgili bir şey vardı aklımın bir köşesinde olan: “- Beyaz Saray’ın sitesine girmek istiyorum” dedim. “- Adresini biliyor musun?” diye sordu. Artık herhangi bir tepki vermeden sadece yanıtlıyordum soruları “- Hayır“. Peki dedi ve yanımdan bir süre uzaklaştıktan sonra elinde kalın bir kitapla geri döndü. Kitabın kime ait olduğunu, ismini falan hatırlamıyorum ama galiba tamamiyle internet site adreslerinin olduğu bir kitaptı. Oradan www.whitehouse.gov adresini buldu. Browser’ı açtı, adresi yazdı ama bağlanmadı. Yarım saat kadar daha uğraştık, bekledik; ama terbiyesiz sayfa yine açılmadı. Bir yerlere telefon açtı cafeci abi, o da anlamamıştı ne olduğunu, “Allah Allah açılması lazım ama..” diyordu kendi kendine. Bense karşıma neyin çıkması gerektiğini bile bilmiyordum ama ilerleyen süreyle beraber sıkılmaya başlamıştım ve internet hakkında kafamda ilk yargılar oluşmaya başlamıştı, hatta ilki şuydu: “Eğer yanında bu işten doğru düzgün anlayan biri yoksa uğraşılacak iş değil!

İşte benim internetle tanış(ama)mamın hikayesi böyle… Bu başarısız deneyimden yaklaşık 2 sene sonra internet gerçek anlamda hayatıma girdi ve 2006 Haziran’ı itibariyle aynı ehemmiyetiyle yerini koruyor.

Gecikmiş bir “merhaba” bu, evet. Çünkü net aleminde geçirdiğim 6 senenin doğru düzgün yazılı/görsel belgeleri yok denecek kadar az. Yazının keşfinden önceki tarihi olaylar gibi geçen 6 sene. Bir şekilde yaşandığı, olduğu biliniyor fakat “belge” yok. Diliyorum ki bu blog sayfası artık benim “belge arşivim” olur ve kayıp geçmişim burada son bulur…

Yorumlar (8)