Gece çalışmak doğru mu?
Neden bilmiyorum ama “teenage” olduğum zamanlardan beri huyum olarak süregelmiştir; gece geç yatmak, gündüz geç uyanmak. Aslında gece geç yatmayı sevmeme karşın, gündüz geç kalkmayı hiçbir zaman sevememişimdir…
Düşünsel anlamda kaydadeğer bir varlık halini alışımın milâdı olarak kabul ettiğim lise yılları, gecelerle tanıştığım zaman dilimi olarak yer etmiştir hayatımda. Neredeyse her gece, özellikle herkes uyuduktan sonra odama çekilirdim. O zamanlar bilgisayarım yoktu ve zaman geçirmemi sağlayacak uğraşlar bulmam/üretmem/türetmem gerekiyordu. Aslına bakılırsa “zaman geçirmek” gibi bir niyetim olmadı hiçbir zaman geceleri sabahlara kadar uyanık kaldığım dönemlerde. Çünkü çözüm basit: eğer yapacak şey bulamazsan, uyursun. Tam tersine, ben gecelerin bitmesini istemezdim desem yeridir.
Üstü her zaman dağınık olan masamın başına geçerken ilk yaptığım şey kendime yer açmak olurdu. Çünkü illa ki gece boyunca önümde bir kağıt ve bir kalem olmak zorundaydı. Herhangi bir şey yazıp çizmek mühim değildi benim için. Belki de bir nevi terapi uyguluyordum kendime… O zamanlar, yazma/çizme konusunda dopdolu olduğum sıralar… Sürekli aklıma bir takım fikirler gelir ve bundan dolayı sürekli gece boyunca bir şeyler yazar/çizerdim.
Gecelerimin olmazsa olmazı radyoydu. Ezgilerin eksik olduğu bir an olmazdı güneşsiz gündüzümde. Mübalağa olacak ama gecelerimin güneşiydi müzik. Her bir şarkıyı tek tek, doya doya, tadını çıkara çıkara dinlerdim. Şarkı sözlerinde geçen kelimeler ve cümleler üzerine düşünür; çoğunlukla da kendi hayatımla ilgili hayaller kurardım… Sevgili yok ya o zamanlar, kalp boş; musikî ise her derde deva :)..
Yazmak/çizmek ve müzik dinlemek birbirinden ayrılmaz bir bütündü. Kimi zaman aptal aşık rolünü oynardım kendi kendime, kimi zaman kafayı yemiş bir faylezof. Evet, filozof, hem de kafayı yemişinden… Düşünce tarihimin miladı diye boşuna demiyorum. Az gözyaşı dökmedim insanlık için*
Bir başkaydı o geceler…
Sonra üniversite yıllarının geceleri başladı. İlk yıl zaten “liseli” havasından uzaklaşma, entelektüel çevreye ayak uydurmak için didinme dönemidir. Hele bir de aşk girdiyse işin içine; benlik, kişilik, düşünsel yapı mevzuları iyice içinden çıkılmaz bir hal halır. Nitekim ben de aynısını yaşadım… Sonuç olarak üniversitenin ilk yılının geceleri daha da bir başkaydı.
“Üniversite yılları geceleri” diyince birçoğunun aklına “çılgın alem geceleri”,”alkol+müzik+seks üçlemesi” vb. türdeki kombinasyonlar gelir belki. Benim için “gece” tanımı hiçbir zaman o tür kavramları barındırmadı içinde. Benim gecelerimin olmazsa olmazları belliydi: yalnızlığım, kağıt-kalem, radyo.
Gecelerin üzerimdeki negatif etkilerini göstermeye başlaması o döneme rastlar. Çünkü o dönemde aşk sarhoşluğu dışında, bünyemi 24 saat meşgul eden dünyevî ve ideolojik konulardaki hassaslığım söz konusuydu. “Düşün düşün boktur işin” veciz sözünün altındaki derin manayı ziyadesiyle kavramamı sağlamıştır o nikotin kokan geceler.
Sözün özü üniversitedeki ilk yılımın sonlarına doğru “gece hayatı“nın vücudum ve ruhum için ne kadar da yorucu olduğunu kavramaya başladım. Konu hakkındaki bu bilinçli olma hali işbu güne kadar aynı şekilde devam etmiştir. Bir yandan zevk verirken diğer yandan da hücrelerimi öldüren bu “huy”dan vazgeçmem gerektiği defalarca ailem (özellikle ailem) ve çevremdekiler tarafımdan salık verilmiş olsa da, buna yanaşmayı hiç düşünmemiştim bile. Serde muhaliflik var ya :)…
Ama son birkaç gündür farklı bir pencereden bakıyorum olaya. O pencere ki, aslında hayatımı yaşadığım her an mutlaka camına alnımı dayayıp, bakıp bakıp düşündüğüm. Benim Paradigmam. Yaşam felsefem. İşte o pencerenin kıyısında, alnımı cama dayayıp düşünürken kulağıma şunlar fısıldandı:
Yüce Yaratıcı eğer böyle uygun gördüyse ve fıtratımız bunun üzerineyse buna başkaldırmanın anlamı nedir ki? Zaten net olarak farkında değil miyim bana verdiği zararın? Öyleyim. Yani eğer artık bugünden sonra da kendimi zorlayarak “fıtrat“ım gereği davranmazsam, bu gereksiz, yersiz, saçma sapan ısrarı sürdürürsem; kaybeden ben olurum.
Çünkü O‘ndan daha iyi kimse bilemez.
Allah Alim’dir. (Bkz: Esma-ül Hüsna)


kry said,
Haziran 17, 2006 @ 3:08 am
4 sene öncesi bir tekrarını da beraber yaşamıştık hatırlarmısın bilmem.
Ama ben unutmadım, o gece düşünülenleri bile dün gibi hatırlıyorum. Gece herkes için güzel değildir. Ama biz şanslıydık..
montargisli quentin said,
Ağustos 17, 2006 @ 5:51 pm
tamam geceler dinlenme zamanıdır.. ama teheccüd namazı söz gelimi, sadece gece kılınan bir zamandır. ve insanların en güzeline, farzdır. (ümmet için sünnet) elbette ki müfessir degilim, anlamam o kadar ama bence bu ayette bütün gece dinlenin yatın denmiyordur…
soner said,
Ağustos 18, 2006 @ 1:50 am
@quentin, gece namazı hakkındaki yorumun tabii ki doğru bence de. Fakat benim bu yazıda bahsettiğim şey; çalışma zamanı olarak geceyi gündüze tercih etmek. Yani aslında gece çalışmamın nefsî nedenlerden başka bir nedeni yok. E o zaman madem \”gece dinlenme zamanı\”, neden fıtratımıza aykırı davranıyoruz?.. Ya da davranıyorum.
Bu arada bu yazıyı yazdıktan sonraki birkaç gün hakikaten bir düzene sokmuştum kendimi. Gece 12-01 gibi yatıp, sabah 6-7-8\’de kalkıyordum ve hakikaten \”günü\” yaşıyordum. Ama ondan sonra özel bir durum oldu, birkaç gece sabahlamak zorundaydım; sonrasında ipin ucunu yine kaçırdım… İnşallah yakalarım yine
montargisli quentin said,
Ağustos 19, 2006 @ 10:05 pm
benim de bütün yaz hayalimdi. 12′de uyunacak, gece kalkılacak, sabah namazından sonra uyunmayacak.. başladım, ama çok sürmedi işte. insallah okul baslayınca hayatım düzene girer de bunları da yapabilirim.
soner said,
Ağustos 20, 2006 @ 4:35 pm
Zaten çoğu zaman sabahlamamın nedeni sabah namazı oluyor
Tam mesela gece 3 gibi yatmaya niyetleniyosun, ondan sonra sabah namazına 1-1,5 saat kalmış oluyo ve “ulen ne gereksiz seyler için 1-1,5 saat bekleyip sabahlamadım ki?” diyosun kendi kendine ve sabah vaktinin girmesini bekliyosun; haliyle sabah olmuş oluyo yatasıya 