Archive for Temmuz, 2006

Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir!

Başık kısmının başında “FWD” ibaresi olan mail’lere karşı hep bir antipati duymuşumdur. Ama çok nadiren de olsa güzel şeyler yollanmakta e-posta listemde olan arkadaşlar tarafından. İşte bir arkadaşım tarafından yollanan ve ‘neyi ne kadar bildiğim’ konusunda beni derin düşüncelere sevkeden bir mail :) :

  • Venus saat yonunde donen tek gezegendir!!
  • Sabahlari elma kahveden daha fazla uykunuzu acar!
  • Evinizdeki toz parcaciklarinin buyuk cogunlugu olmus deri dokusudur.
  • Marilyn Monroe’nun alti adet ayak parmagi vardi!!
  • Inekler merdiven cikabilir ama inemezler!!
  • Ordeklerin “vak” sesi yanki yapmaz, nedenini de kimse bilmez!!
  • Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmuyor. Sizi gizliyor. Sivrisinegin alicilarini bloke ederek sizin orada oldugunuzu anlamamalarini sagliyor…
  • Taze kakao icinde bulunan sivi, kan plazmasi yerine kullanilabiliyor !!!
  • Hicbir kagit parcasi 7 defadan fazla ikiye katlanamaz !! (Bunu okuyanlarinda %80′i deneme yapar)
  • Uyurken TV izlerken oldugundan daha fazla kalori harcarsiniz!!
  • Mese agaclari elli yasindan once palamut vermez.
  • Uzerinde barkodu bulunan ilk urun Wrigley’s marka sakizdi.
  • Kupa papazi biyiksiz olan tek papazdir!.
  • Boeing 747′nin kanatlari ucakla ucmayi ilk basaran Wright Kardeslerin uctugu mesafeden daha uzundur.
  • Amerikan Havayollari 1987 yilinda first-class da sunulan salatalardan bir adet zeytin eksiltmek suretiyle 40.000 USD kâr etmistir.

Ve… Iste ennnn onemlisi .

  • Kaplumbagalar popolarindan nefes alabilirler!!

Not-1: Bu metin www.turkcekarakter.com sitesinde Turkce karakterlerden ve “>” isaretlerinden arindirilmistir.
Not-2: Bu metindeki bilgileri kullanarak arkadaşlarınıza, eşinize, dostunuza artistlik yapmayınız, yaptığınız takdirde şayet rezil olursanız, çamuru bana atmayınız :)

Yorumlar

Ev Yapımı Cep Telefonu Melodisi

Biliyorsunuz “farklı” olmak belki de her insanın kaygısı… Hem de her konuda! İnsan bir yandan toplumun bir parçası olmaya çalışırken, diğer yandan da onların “çoğunun” arasından sıyrılarak “farklı” azınlığın içine girmeye çalışıyor. Bence hayatın en değişmez paradokslarından biri: Bir topluluktan, başka bir topluluğun üyesi olmak için kaçmak.

Neyse; haliyle benim de “farklı” olma çabalarım söz konusu oluyor birçok konuda. İşte “cep telefonu” alanındaki farklılığımı sizlerle paylaşarak, “cepsel üretilerimden birini” topluma mal ediyorum:) Bu cepsel üreti’yi hala mesajlarımda kullanıyorum arada bir. Fakat artık sıkılmaya başladım, yoksa paylaşmazdım zaten sizinle:P Şaka şaka… Hiç ummadığım bir anda, dışarda gezerken bu melodiyi duyacağım günleri iple çekiyorum hala:)

Google vasıtasıyla ücretsiz melodi arayanlara yardımcı olması açısından işte anahtar kelimeler: bedava melodi, cep melodi, cep telefonu melodisi, beleş melodi, bedava mp3, müzik, bedava, beleş falan filan fişman. Aslında bunların yanında porno, seks, sevişmek, liseli kızlar, amatör video vs.. vs.. falan yazsam daha çok google’cıyı toplarım. Ama ben dememeyi tercih ediyorum:P

Yorumlar (1)

Türk Internet Kullanıcıları ve Türk Webmaster’lar…

Türkiye’de internet’in tarihi nedir dendiği zaman, Türk Internet Kurulu bu soruyu 13 yıl olarak cevaplandırıyor. Bu 13 yılın kaçta kaçı gerçek anlamda “aktif” geçti Türk internet kullanıcıları için diye farklı bir soru sorulacak olursa, bu sayı oldukça düşecektir sanırım. Çünkü 13 yıldan bu yana ne Türkiye’de, ne de dünyada internet aynı performansla kullanılmadı/kullanılmıyor.

Belki yaşım 23 olabilir ama, bu konuda, yani internet konusunda Türkiye nüfusu içerisinde oldukça az yer kaplayan bir kitlenin içindeyim. Dile kolay, 6 yıldır aktif bir internet kullanıcısıyım. Resmi olarak 13 yıl kabul edilen Türk Internet tarihinin yarısına -kişisel bağlamda da olsa- şahitlik ettiğim anlamına geliyor bu. Azımsanacak bir şey değil… *Bir tarihin YARISINA şahitlik etmek. İçinde bulunduğum neslin ve yaşadığım tarihsel dönemin sevdiğim tek yanı belki de bu… Şayet kıyamet o zamana kadar kopmazsa, 150-200 yıl sonra yaşyacak olan dijital enformasyon çocuklarının atalarından biri olacağım. Şu anki arkeologların fırçalarla kırık çanak çölekleri kumlardan ve çamurlardan arındırarak yaptıkları ‘araştırmaları’;gelecekteki torunlarımız sadece “google”ı ya da benzer arama motorlarını kullanarak yapacaklar. Hatta şu an bu yazıyı belki torunlarımızdan biri buldu, keşfetti ve bunun sevinci yaşıyor. (Eğer o zamanlara kadar kalırsa) Gazetelerdeki manşetleri düşünüyor: “150 YIL ÖNCESİNE AİT BLOG KALINTILARI BULUNDU!“…

Neyse, 150 yıl sonrasını düşünmek için henüz çok erken; biz günümüze dönelim.

Internet’i kullanmaktan bahsediyorduk. Türk internet “kullanıcıları”nın bence 1-2 senedir yeni yeni yapmaya başladıkları şeyden yani. İşte kendimi bir nevi bilirkişi olarak lanse etmeye çalışmamdaki temel amaç bu yargımı sizinle paylaşmak: “Türkiye’de internetin tarihi henüz 1-2 yıldır“.

- “Eee? Ne yapalım?”

- Sizin için bir anlam ifade etmiyor mu bu?

- “1-2 yılmış işte Türkiye’de internetin tarihi?”

- Hmm.. Peki şöyle anlatmaya çalışayım.

Tesbit ve teşhisin; herhangi bir fiziksel (tıbbî), sosyal, psikolojik, ekonomik, siyasal problemin çözümünde ilk aşamayı teşkil ettiğini düşünür müsünüz? Ben düşünürüm. İşte bu yüzden de, Türkiye’de internet tarihinin 1-2 yıl ile sınırlı olduğu gerçeğini kabul etmenin özellikle Türk webmasterlar açısından mühim olduğuna inanıyorum. Çünkü bu gerçeğin doğurduğu başka gerçekler de var:

  1. Türkiyedeki “EN TECRÜBELİ” webmasterın tecrübesinin “1-2 yıl” ile sınırlı olduğunu gösteriyor.
  2. “Ben 10 senedir bu piyasanın içindeyim, her şeyin en iyisini ben bilirim” demenin, kendini kandırmak olduğu anlamına geliyor.
  3. Profili HALA net olarak tanımlanamamış, üyeleri tam olarak tanınmayan bir kiteleye sunulacak “web sitesi”nin ‘profesyonelliği’ konusunda iddia etmenin, boş ve temelsiz olduğunu kanıtlıyor.


..

Bu liste uzatılabilir ama bu listeyi çok fazla uzatmak benim haddime de değil. Bu kadarına cesaret etmek bile haddini aşmak olarak nitelendirilebilir benden çok daha tecrübeli olanlar ve bu işin akademik çalışmalarını sürdürenler tarafından. Böyle insanlar var mı?.. Ben çok tanımıyorum:o)

Aslında bu yazıyı, bir “internet sitesini” bir medya organı olarak kabul ederek daha çoook uzatabilirim. Fakat internet sitelerinin dünya tarihinde şimdiye kadar hiçbir medyada görülmemiş anlık interaktif yapısı nedeniyle kategorize edilmesi ve diğer medya organlarıyla kıyaslanarak incelenmesi çok kolay değil.

Neyse, ağzımdaki baklayı artık çıkarıyorum: Teori lazım bize, teori!

“Kullanılabilirlik, erişilebilirlik, kullanıcı deneyimi”… Bir webmastersınız; ve bu sözcükler topluluğunu daha önce hiç duymadınız mı? İşte bahsettiğim şey bu…

Bilgisayar ekranını TV ekranı ya da gazete sayfası sanarak, görüntülediği “web siteleri”ni algılayan bir Türk internet kullanıcısı mısınız? İşte bahsettiğim şey bu…

Daha almamız gereken çok yol var… Internet’le hayatımız; radyo, tv ve sinemayla olduğundan ÇOK DAHA güzel olacak, buna inanın.

P.S: Ufak bir rica, Doğan Grubu’nun elinin olduğu projelere destek vermeyin. Bari şurada bizi rahat bıraksınlar!

Yorumlar (4)

Ters Düz - Adaptation (2002)

Ters Düz - AdaptationHer VCD kiralamaya gittiğimde rafta mutlaka dikkatimi çeken bir filmdi. Yan yatmış kırık bir saksı ve Nicholas Cage’in kafası. Fakat bir türlü o anlarda “komedi mi izlemek istiyorum, dram mı, gerilim mi” vb. soruların yanıtlarına karar veremediğim ya da hep zıttı yönde kararlar verdiğim için alıp izlemek nasip olmamıştı. Ama sonunda izledim.

Oturup buraya filmin senaryosunu yazmayacağım ya da “film eleştirisi” tadında bir şeyler saçmalamayı da düşünmüyorum. İsteyen filmle ilgili bilgilere de, eleştirilere de ulaşabilir (bkz: google).

Her ne kadar birçok kere kişilerarası iletişimlerimde “hiçbir şey araştırmadan, çok bilmiş havalarına giren bir ukala” yaftası üzerime yapıştırılsa da; o kadar da desteksiz düşünüp konuşmuyorum. Benim kendimi birçok insandan farklı görmemin nedeni ne biliyor musunuz? Ben “herkesin hayatında olmasına rağmen, elinin tersiyle ittiği; görmek istemediği ya da göremediği “çok genel” olgu, kavram ve olaylardan özgün fikirler” çıkarıyorum çünkü. Ya da bunun için “çaba” sarfediyorum. Bu filmle alakası mı ne? Çok alakası var.

Çünkü benim özellikle insan psikolojisi konusunda sahip olduğum birçok bilgi ve görüşün azımsanmayacak bir yüzdesini tv, gazete ve sinema sağlamıştır. İzlediğim her filmden mutlaka bir şeyler öğrenmek zorunda hissederim kendimi. Hatta bu o kadar katı bir tavırdır ki; filmi yapan insanların dahi “biz bu filmle hiçbir şey anlatmak, vermek istemedik” demeleri dahi etkilemez bu yöntemimi. Çünkü en başta insanların “farkında olmasalar da” ne yaparlarsa yapsınlar çevrelerine bazı mesajlar ilettiklerini düşünürüm. Bu mesajlar onların geçmişleri, bugünleri ve yarınlarına dair ipuçları taşır. Ufacık bir mimik dahi, bir insana, kendi dışında olan insanların (ya da en azından ‘insanın’) tepkisini öğrenme, anlama, algılama fırsatı verir. Oyuncuların üstün yetenekleri sayesinde zengin mimik ve mizansenden geçilmeyen sinema filmleri bu konuda kaale alınması gereken kaynaklardır bence.

“Filmdeki karakterler gerçek değildir ki, oyuncular da sadece ‘oynamaktadırlar’” diyenler çıkabilir. Şaşırmam. Ama bu benim kesinlikle inanamayacağım bir önerme. İnanamadığım kısmı oyuncuların ‘oynuyor’ olmaları değil tabii ki… Filmdeki karakterlerin gerçek olmayışı da değil… Peki geriye ne kaldı? Filmi YAZAN, YÖNETEN ve OYNAYANLAR. Onlar da mı gerçek değil? Tabii ki gerçek. Ve film boyunca izlediğimiz ASIL şey de tam olarak ONLAR.

Sanat denilen şeyin insanın doğayı taklit etmeye çalışmasından başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Bunun en güzel örneklerinden biri “sinema”dır. Sinema insanın hayata farklı bir perspektiften bakmasını sağlar. Kişi benliğinden sıyrılır ve film süresince katharsise ulaşmak için uykudakine benzer bir kendini kaybediş yaşar. Bu yüzden korku filmleri “korkutucu”, aşk filmleri “ağlatıcı”, aksiyon filmleri “heyecanlandırıcı”dır. Film süresince siz başroldeki esasoğlan ya da esaskız olursunuz çünkü.

Peki filmler sadece duygusal etkilere mi neden olur izleyiciler üzerinde? Birçok kişiye göre evet. Fakat akademik çerçevede bunun böyle olmadığı; 4 senelik radyo, tv ve sinema eğitimimde kafama yeterince kakıldı:o) Bu kakış sırasında ben de ölçtüm, biçtim, düşündüm ve karar verdim: katılıyorum. Bir sinema filmi, izleyen kim olursa olsun izleyici üzerinden duygusal etki gücünden çok daha fazlasına sahiptir.

Bunun bilincinde olduğum için mutluyum. Çünkü bu etkilerin kendi üzerimde pozitif etki bırakması için bilinçli olarak kendimi yönlendirebiliyorum böylece. American Dream tüccarlığının yapıldığı gençlik komedilerinin, American Power tüccarlığının yapıldığı saçma sapan aksiyon-macera filmlerinin ve Hollywood parmağı olan herhangi bir filmin asıl amaçları ve subliminal mesajları konusunda gardımı almış olarak izliyorum filmleri. Böylece gafil avlanmıyorum.

Velhasılı, son izlediğim Adaptation filminin başlangıcını oluşturan Evrim Teorisi Safsatası’na inanmasam da, anne metaforunun kullanımını ahlakî bulmasam da, Charlie ve Donald’ın aptal karakterler olduğunu düşünsem de ve bunlar gibi düşündüğümde aklıma gelmeyen birçok negatif değişken olsa da; bunlar, filmden şu dersi almam sonucunu değiştirmiyor:

Kendime yeterince güvenmiyorum. Fakat yapabileceklerimi küçümsememeliyim. Yapabileceğimden %100 emin olmadığım konularda yenilgiyi en baştan kabul etmektense, savaşarak yenilmeyi tercih etmeliyim.” (Charlie ve Donald, bir kayanın arkasında ölüm korkusu içerisinde ’son sözlerini’ söyleyip, bir nevi günah çıkarırken kurdukları diyaloğun BANA yansıması)

P.S: Bu arada IMDB yöneticilerinin bana verdiği yetkiye dayanarak filme 10 üzerinden 8 (yazıyla sekiz) verdim.

Yorumlar

Zaman çok hızlı…

Hakikaten zaman çok hızlı. Hızına yetişemiyorum. Son girdiğim entry’den bu yana neredeyse 10 gün geçmiş ve ben geçen 10 günü düşündüğümde “anlamlandıramıyorum”. Para kazanmaya çalışmak ve mali konular hakkındaki düşünceler insanın zamanı anlayabilmesi ve ona yetişebilmesini imkansız hala getiriyor galiba. Nehrin akışına kendini bırakmak zorunda kalıyorsun. İstediğin yere virgül koyamıyorsun; noktanın nerede konacağını bilmediğin gibi.

Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor gibi hissediyorum. Ama yapabileceğim şeyler ve alternatifleri düşündüğümde “fena da olmaz hani” diyorum. Hatunla sinemaya mı gitsek acaba?.. Çok da hevesli değilim aslında.

Para da gidecek sinemaya gidince.

Zaman… Çok hızlı değil mi?

Yetilmiyor da yetişilmiyor da.

Yorumlar