Archive for Ağustos, 2006

Şükretmek

1. Bilgisayarım var: Bu bilgisayara sahip olmak için 9 yıl beklemem gerekmişti. 9 yıl boyunca hep bir bilgisayarım olsun istemiştim. Ve işte, karşımda….

2. Internet’im var: Hayatımın son 6 senesinin vazgeçilmezi. 4 sene boyunca Ona ulaşmak için gece gündüz internet cafe’lerde sürttüm. Param çıkışmazdı; sigara almazdım, o parayla internete girerdim.

3. Sigaram var: Nikotin yoksunluğundan kafayı yemek üzere olduğum geceler oldu. Ya cebimde beş kuruş olmazdı, ya param yetmezdi. Şu an 2,5 dolu paketim, ayrıca 3-4 tek eksiğiyle bir paket Captain Black’im var.

4. Sevgilim var ve problemimiz yok: 3 yıl 9 ay öncesine kadar yoktu. Çok duygusal travmalar geçirdim. Ama oldu. Beni deliler gibi seviyor. Hala da seviyor; sureti aynı, şiddeti aynı. Ayrılmak istediğim zamanlar oldu, çok acı çektiğimiz* zamanlar oldu. Ama şu an bir problemimiz yok; mutluyum ve mutlu.

5. İçecek sıkıntım yok: Evde yaklaşık 6 litre kola var, en az 15 fincanlık da nescafem. Bir şeyler içmek isteyip de evde bulamadığım çok geceler oldu.

6. Sağlığımda hiçbir problem yok: Aslında hayatım boyunca hiç o kadar büyük bir sağlık sorunum olmadı. Bir yerlerim kırılmadı. Ama bir diş ağrısı ya da bir baş ağrısı bile insanın ne kadar mutsuz edebiliyor. Şu an hiçbir yerim ağrımıyor. Her yerim sapasağlam.

7. Depresyonda değilim: Durup dururken, inanılmaz derecede mutsuz, çaresiz ve yalnız hissettiğim zamanlarım oldu. Sadece canım sıkılıyordu. Hiçbir şeyden zevk almıyordum ve daha kötüsü hiçbir şey yapmak istemiyordum. Ama şu an depresyonda değilim. Mutluyum.

8. Kimseye borcum yok: Yaklaşık 6-7 ay boyunca, bir arkadaşıma kredi kartımı vermem neticesinde faizleriyle 1.500 ytl’yi bulan bir borç batağının içinde çaresizdim. Benim borcum değildi ama icra tehdidi benim evime geliyordu. Ama ödendi, bitti, gitti. (Şimdi bunu yazarken aklıma geldi, Fazlı’ya 85 ytl borcum var. Hoş, aslında o da kredi kartı borcunun bir uzantısıydı, yine kişisel bir borç değil. Neyse onu da ödeyeceğim inşallah)

9. Gıcık olduğum bir şey yok: Durup dururken kafayı taktığım, aklımdan bir türlü söküp atamadığım ve beni kronik bir sinirlilik ruh haline sokan herhangi bir rahatsız edici faktör yok ortada. Ne bileyim saat sesi, dışarıdan gelen bir konuşma/bağırışma sesi, ekranın parlaklığı, kıçımın sürekli terlemesi vs. Bunlara çok sinir olduğum zamanlar da oldu.

10. Okulum bitti, geçmek zorunda olduğum dersler yok: Bir üniversite mezunuyum. 1 sene kaybetmeme sebep olabilecek bir sınava falan girmeyeceğim ya da öyle bir sınava çalışma gibi bir zorunluluğum yok. Sınav stresi yaşamıyorum. Aslında hiçbir zaman kendimi yiyip bitirmedim ama derinden bir heyecan olurdu sınavlarda.

11. Ailemle ilgili bir problemim yok: Annemle, babamla ya da ablamla herhangi bir küslüğüm ya da tarışma sonucunda devam eden bir haset yok aramızda. Hepsiyle de gayet iyiyim. Bu yüzden sıkıntılar yaşadığım çok zaman olmuştu. Aynı anda evde herkesle bozuştuğum zamanlar bile olmuştu.

12. Beni sıkboğaz eden, zorlayan kimse yok: Hayatımla ilgili hiçbir kararda beni zorlayan ve beni zoraki şekilde yönlendirmeye çalışan kimse yok. Annem ve babam tamamiyle beni kendi halime bırakmış durumda. Kendim için en iyi yolu seçeceğimden tamamiyle eminler ve dahası herhangi bir projeye girişmeyi düşündüğümde beni tamamiyle destekleyeceklerini biliyorum. Güçleri yettiği kadar olacak tabii ki ama önemli olan ‘manevi destek’.

13. Reel anlamda işsiz oluşumun hesabını bana soran yok: Aslında ben şu an işsizim. Freelance web tasarımcı olarak takılıyorum ama sabit bir maaşla büyük bir kurumda çalışmadığımdan dolayı ve kendime ait kayıtlı bir işyerim olmamasından ötürü bir “işim” var demek Türkiye şartlarında haliyle zor. Ama ne ailem ne de arkadaşlarım bunu benim başıma kakmıyorlar. Zaten kakmalarını gerektirecek düzeyde maddi sıkıntıya girmedim ve yetersiz olduğum bir maddi konu olmadı.

14. Laptop’un taksitlerini ödüyorum, ADSL borcum yok: Belki sadece 2 ay oldu ama yine de laptop’un ödeyemediğim borcunun olmaması güzel bir şey. Beklemede olan ADSL faturam ya da telefon faturam da yok. Haliyle internet’imin borç yüzünden kesileceği korkusunu da taşımıyorum. Bu korkuyu 2 ay boyunca yaşadığım zamanlar da olmuştu.

15. Doğum günümde herkes tarafından kutlandı: Yani doğum günümü kutlamalarını beklediğim herkes kutladı. Her sene olduğu gibi yine bu anlamda unutulmadım. Evde de pastamızı yedik, kolamızı içtik.

Böyle işte.

Yani hayatımın şu döneminde böyle güzellikleri yaşıyorken, bunlara sahipken, ben nasıl şükretmem? Ben nasıl, bu güzellikleri bana bahşeden Allah-u Teala’ya tapmam? Bu kısacık liste dışında, hayatım boyunca henüz hiç yaşamadığım, olabilecek en berbat, en kötü şeyleri yaşamadığım için ben nasıl mutlu olmam? Kör değilim, sakat değilim, ölüm döşeğinde değilim, aç değilim, açıkta değilim, yetim değilim, aşksız değilim, beş kuruşsuz değilim, cahil değilim, hapiste değilim, katil değilim, hırsız değilim, kanser değilim, aids değilim, faranjit değilim, hipertansiyonum yok, şizofren değilim, nevrotik bir vaka değilim, aklım başımda, duygusuz değilim, cani değilim, savaşta değilim, esir değilim, yaralı değilim, astım değilim, sağır değilim, gastritim yok, alerjim yok, cinsel sorunlarım yok, vücudumda anormal bir bölüm yok, ağrım yok, sızım yok, burnum tıkalı değil, gözlerim kızarmıyor, burnum kaşınmıyor, hapşırıp durmuyorum, öksürmüyorum, kalp hastası değilim, çok fazla terlemiyorum, bunalmıyorum, kızarmıyorum, üşümüyorum, donmuyorum, kan kaybetmiyorum, baygın değilim, halsiz değilim, ishal değilim, başım dönmüyor, bir yakınım ölmedi yakın zamanda, bir yakınım cezaevinde değil, bir yakınımın ölümcül bir hastalığı yok, bir yakınımın hayatî bir problemi yok, kanlı bıçaklı olduğum bir yakınım yok, kan davamız yok, beni öldürmek isteyen kimse yok, peşimde polisler yok, hakkımda açılmış bir dava yok, hiç dayak yemedim, ağzım burnum kırılmadı, hiç kimseyi dövmedim, yanlışlıkla da olsa sakat bırakmadım, ömür boyu pişmanlık duymama sebep olacak bir şey olmadı, kimse beni kaçırmadı, kimse yakınımı kaçırıp fidye istemedi, evime hırsız girmedi, kimse beni herhangi bir şeyle tehdit etmedi, kimse ibadet etmemi engellemiyor, kimse ibadet ettiğim için beni sorgulamıyor, kimse müslüman olduğum için bana fiziksel şiddet uygulamıyor, kimse bana işkence etmiyor, ‘keşke söylemeseydim’ dediğim hiçbir yalan yok, hayatımda yalan yok, hayatımda her şey gerçek!

Bunlar ve daha aklıma gelmeyen milyarlarca kötü durum şu an başımda olmadığı için ben Allah’ıma, Yaradanıma, Sahibime, Herşeyime, Rabbime nasıl ŞÜKRETMEYEYİM???

ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!

ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!

Yorumlar (11)

21 Gram - 21 Grams (2003)

21 GramAz önce izledim. İlk çıktığı zamandan beri adını duyduğum fakat bu zamana kadar izlemediğim filmlerden biriydi bu da. Entelektüel sinema çevreleri tarafından beğenilen filmlere karşı koşulsuz bir antipati beslediğimden dolayı, bu filmi de izlemek için yanıp tutuşmadım yıllardır. Ama aradan yıllar geçmiş, artık izleme vakti gelmiş.

Bu filmle ilgili dikkatimi çeken doğru ya da yanlış ayrıntılar var. Bunlardan en önemlisi film boyunca bilindik, klişe, kapitalist toplumun pistonlarından biri kimliğiyle hayatını harcayıp giden; işten eve, evden işe bir hayat süren karakterler yoktu. Bilakis, bu filmde “iş” yoktu. Bu çok dikkatimi çekti. Mesela başroldeki Sean Penn‘in neci olduğunu hala düşünüyorum düşünüyorum fakat bulamıyorum. Benzer olarak yine filmdeki diğer temel karakterlerin ne işle iştigal ettiklerini bilmiyorum. Sadece, elim bir trafik kazasında iki kızıyla beraber hayata veda eden Micheal abimizin bir mimar olduğunu biliyorum. Onu da zaten hasbelkader, bir sit-com karakteri gibi birkaç defa filme girip çıkıp; merhumun, eşinin ve acıların çocuğu Jack abimizin secerisi ve geçmişi hususlarında bizleri bilgilendiren, yasadışı işlerin adamı bıyıklı abiden öğreniyoruz.

Başka bir ayrıntı; filmsel zamanın ne idüğü belirsiz oluşu. Hayır, bahsettiğim şey ters* kurgudan kaynaklanan belirsizlik değil. Olayların kaç ayda, kaç yılda ne kadar süre içinde gerçekleştiğine dair benim dikkatimi çeken tek ipucu; Cristina ablamızın bir celallenme anında sarfettiği “aylardan beri kimseyle konuşmuyorum…” lakırdısı. Bunu duyduğum anda zaten dumura uğradım. Çünkü tam o sıralarda “Vay be karıya bak, kocası daha yeni öldü; başkalarıyla aşna fişne peşinde!” şeklinde tavrımı almak üzereydim. Meğersem aradan aylar geçmiş, kadının iddet-i vefatı çoktan bitmiş.

Filmin 3/5′lik (yazıyla beşte üçlük) kısmını hiç sıkılmadan, gayet büyük bir zevkle izledim. Fakat ikinci bölümün ortalarına doğru filmle aramda kurulan bağlar kopmaya başladı. Mesela acıların çocuğu Jack abinin çektiği ızdıraplar yeter etti artık.

Ha, Jack abi demişken; filmdeki çarpık teizm tasvirini eleştirmeden bu yazıyı bitirmem beklenemez herhalde. En başta merak ettiğim şey dindar hristiyanların bu film hakkında ne düşündükleri. Hakikaten hristiyan öğretisinin oluşturan birçok ayrıntıya nokta atışı yapıldığına bizzat şahit oldum. “Sağ yanağına bir tokat vurana sen sol yanağını da çevir” muhabbetini bu kadar aptalca ele alarak işlemenin amacı gayet açık. Zaten Jack karakteri, filmin senaristi ve yönetmeninin hristiyanlığa karşı nasıl cephe aldıklarını ziyadesiyle gözler önüne seriyor. Filmin en kötü, en adi, en şerefsiz adamı aynı zamanda baş karakterler arasındaki TEK “dindar”! Allah Allah, ne büyük bir tesadüf… Neyse film ekibine toptan hidayet dileyerek yavaş yavaş sonlandıralım artık yazımızı.

Imdb‘nin bana verdiği yetkilere dayanarak bu filme 10 üzerinden 6 veriyorum.

Filmden öğrendiğim şey: “Ölümü ve ahireti asla unutma. Sahip olduğun herşeyi bir anda kaybedebilirsin. Kaybedersen de Allah’a sığın ve isyan etmeye kalkma. İsyan edecek olursan, sonun 21 Gram’dakiler gibi olabilir…”

*

Yorumlar

Sina Akşin ve Yakınçağ Türkiye Tarihi üzerine

“Evet, Türkiye bir bakıma ilerliyor, başarı gösteriyor. Ama ülkemiz yoğun bir karabulutun altındadır.[…]

Neden bu karabulut? Çünkü yarım yüzyılı aşan bir süredir Türkiye kötü yönetiliyor. Neden kötü yönetiliyor? Çünkü seçimleri hep, şaşmaz biçimde kötü yönetecek olanlar kazanıyor. “Kötü yöneten” benim için şu demek: Kısmi Karşıdevrim çerçevesinde davranan demek.[…] Sonuç ortadadır. Yıllarca şeriatla ‘flört’ edildikten sonra şimdi de şeriat partisi TBMM’de büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştur. […] Şeriatçı iktidarın bizi nereye sürükleyeceği de kapkara bir soru işareti gibi durmaktadır.

Bu sonuç 1945′te İsmet İnönü’nün çok-partili dizgeye yönelmesinin sonucudur. Sonuçtan da belli ki, bu karar mevsimsizdi. Kararla birlikte Atatürk Devrimi donduruldu. Oysa bu karar -ki er ya da geç alınması gerekirdi- 10-15 yıl sonra alınsaydı, muhtemelen Atatürk Devrimi dondurulamaz, seçimlerden bu denli sağlıksız sonuçlar alınmazdı. Dört askerî müdehaleye gerek kalmazdı. Bizi şeriat partilerinin iktidarına kadar götüren bu girişimin başarısızlığını teslim etmek zorundayız. Yarım yüzyılı aşan bir süredir uğraşıyoruz, ‘deney’ yürümedi. “Kral çıplak” demenin zamanı geldi, geçti. Mesele, acı bir gerçeği algılama meselesidir. Çok-partili dizgenin iflas ettiğini, çünkü Türkiye’yi iflas ettirdiğini algılamamız gerek. Bunu algılamadan sorunlara çare bulunamaz. Sandık, 1946 seçimleri dışında, istisnasız her seferinde karşıdevrime hizmet etmiştir. Şimdi, korkarım ki, Kısmi Karşıdevrimden Tam Karşıdevrime doğru yol almaya başladık.

Atatürk Devrimine dönmek zorundayız. Bunun için çok-partili dizgeyi “kutsal inek” yapmaya devam edemeyiz.

***

Yakın Çağ Türkiye Tarihi;Milliyet Gazetesi Kitaplığı; Cilt-2; s. 22

Nereden başlasam, nasıl anlatsam, hissettiklerimi ve düşündüklerimi nasıl aktarsam bilmiyorum. Sabahın köründe sinir oldum.

Bu ne ya diyenler için kısa bir özet geçeyim. Yukarıda okuduğunuz şey, Milliyet gazetesinin 1-2 sene önce verdiği, Sina Akşin‘in başyazarlığında ve yönetiminde hazırlanmış “Yakınçağ Türkiye Tarihi” adlı iki ciltlik seriden bir alıntıdır. Yani Sina Akşin amcamız, bilimadamı(!?) kimliğiyle böyle bir kitap hazırlamış ve Aydın Doğan amcamızın paçavralarından bir diğeri olan Milliyet de bu kitabı “kültür hizmeti” adı altında, promosyon babında piyasaya sürmüş. Ben de ne yapmışım, bu kitabın adına saygı duyarak; iddialı çıkışına kanarak, kuponlarını biriktirip, çok da geniş olmayan kitap arşivime katmışım. İyi halt etmişim.

Aslına bakarsanız henüz kitabın kuponlarını biriktirmeye başlamadan bu yayının bariz biçimde “yanlı” olacağına, objektiflikten alabildiğine uzak olacağına emindim. Ama sırf 1980 yılından günümüze kadar uzanan o “yakın karanlık geçmiş” konusundaki cehaletimi belki birazcık hafifletir diye, belki kulaktan dolma bilgiler dışında yeni şeyler öğrenirim diye almış bulundum kitabı.

Kitapta, okurken sinirden kalp atışlarımın değişmesine sebep olan birçok ayrıntı var aslında. Ama yukarıda sizinle paylaştığım alıntı bardağı taşıran son damla oldu. Müsadenizle Sina Akşin amcaya bi seslenmek istiyorum buradan:

YAAAAAAAAAAAAAAAUUUWW YUUUUUUUUUUUUUUUHHHH! OOOOOOOOOHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!! ÇÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜŞŞŞŞ!

Öhüm öhüm… Evet, tekrar demokratik ve ciddi atmosfere dönebiliriz. Birazcık rahatladım…

Yukarıdaki alıntıyı okuyup da hala benim neye tepki gösterdiğimi anlamayan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz için birazcık konuyu açma gereği duyuyorum. Bunun öncesinde yukarıda koyu harflerle yazılmış bölümü bir kez daha okumanızı rica edeceğim. Üşenmeyin üşenmeyin, okuyun lütfen.

Evet gördüğünüz üzere Sina amca açık ve net olarak İsmet İnönü zamanındaki “tek partili” totaliter rejimin özlemi içinde. Yani bu bilimadamı(!?) diyor ki; “Ey Türk milleti! Sen Aziz Nesin’in sandığından daha aptalsın! Adam gibi adamları seçmekten acizsin! Saçma sapan adamları seçip başımıza yönetici diye koyuyorsun! Sana bu kadar özgürlük fazlaaa! Bir tane parti olacak ve “seve seve” sen o partiye oy vereceksin! Seni başka türlü adam edemeyiz BİZ” diyor.

Evet, “biz” diyor amcamız. Kendisini ait gördüğü, Türkiye’nin o aydın(¿), o entelektüel(¿), o modern(¿), o çağdaş(¿), o demokrat(!!!¿) kesimden bahsediyor. Yani şu Türk milleti yok mu, adamı çileden çıkarır vallahi… Yarım yüzyıldır zavallı Sina amca ve saz arkadaşlarının başına cins cins adamları getiriyor… Oysa ki adam kötü bir şey istemiyor ki! DEMOKRASİ istiyor! Egemenliğin “KAYITSIZ ŞARTSIZ” halkın olmasını istiyor! Siz de anlamıyorsunuz adamı bir türlü, ilahi Türk milleti…

Ti’ye alma kısmı bir yana; ben hakikaten üzülüyorum bu tür insanlar için. Bu adamlar hakikaten göğüslerini gere gere; “ben bilim adamıyım!”,”ben objektifim!”,”bana güvenin, size tarafsız bilgi veririm!” diyebiliyorlar mı? Ha, evet diyorlar. İyi de hiç mi yüzleri kızarmıyor?

İran’daki ya da eskiden Irak’ta olduğu gibi “tek parti”yi seçme zorunluluğu konusunda söz konusu ülkelere dil uzatırken, acaba akıllarında ve hayallerinde olan bu düşünce akıllarına gelmiyor mu? Yoksa takiye mi yapıyorlar?

*

Neyse. Sevgili Sina amca, sana ve kitabına 10 üzerinden 1 veriyorum. O da kitabın içindeki bazı tarihî istatistik bilgiler için.
Bu eleştirel yazımı, tarih alanında yüksek lisans yapan bir abimin sözüyle sonlandırmak istiyorum:

“Tarihçiler yalancıdır”.

Yorumlar (6)

Nefret etmek! Peki “NEDEN”?

Son 2-3 haftadır bu alışkanlığı baya bir kazandım. İşim olmadığı zamanlarda gece 12′den sonra o blog senin, o blog benim geziyorum. Çoğu zaman da yazarken özen gösterilmiş şeyler gördüğümde, yorumluyorum. Malum, dilinin kemiği olan biri sayılmam pek. Agresif, megaloman Soner’iz ya hani… Neyse benle sonra uğraşırız, konumuza dönelim.

İşte bu gezintilerin bugün ki ayağında yine her zaman yaptığım gibi blogkardeşliği‘ne girdim ve rastgele blogları görüntülemeye başladım. Derken Ters Köşe adlı bir blog gördüm. Girdim, okumaya başladım ve bu yazıya bahis olan yazıyla karşılaştım; işte olay yazı. Beni tanıyanlar bilirler, çabuk heyecanlanır, duyglanır ve gaza gelirim. İşte bu yazı ve aslında özellikle beraberindeki yorumları okuduktan sonra öyle bir halet-i ruhiye içine girdim. Bir yorum yazdım bu yazı için ve o yorum resmen bir yazıya döndüğünden dolayı; bloguma da yerleştirmeyi uygun buldum. Buyrun okuyun:

Biliyo musunuz asıl ben “bu” durumdan nefret ediyorum. “Bu” dediğim şey aslında o kadar kompleks ki, burada yorumunu paylaşanları bırakın, dünyanın geri kalan nüfusunu oluşturan her bir birey “bu”nun parçası.

Hiç düşmek istemediğim bir yazının ortasına düştüm yine. Sadece ‘tek bir istisnayla’ “belli” bir bakış açısına sahip insanların yorumlarını paylaştığı; çok derin bir mevzuyu gereğinden çok fazla, hatta boyunu ve haddini aşarak iki paragrafa sığdırmaya çalışan bir denemecinin yazdığı bir yazının ortasına düştüm.

Allah aşkına (ya da inandığınız “değer” her neyse) söyleyin, kusursuz, mükemmel bir sistemi (İslam), birkaç İSTİSNA yüzünden, birkaç yanlış uygulayıcı, yanlış yorumcu yüzünden yargılama ve küçümseme hakkını kendinizde buluyorsunuz? Nefret ettiğinizi söylediğiniz şeylerin “iç yüzleri” hakkında yeterince bilginiz olduğuna nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz ki; kusarak, kinle, nefretle, ağzınızı doldura doldura “NEFRET EDİYORUM!!” diyebiliyorsunuz? “Laiklikten, moderniteden nasibini almamış” diyip küçümserken, kendi savunduğunuz düşünceleri putlaştırdığınızın farkında mısınız? Siz insanları “laik, modern, demokrat” olmalarına göre mi değerlendiriyorsunuz? Yani topu topu 200 senelik geçmişi olan ve insanlığı nereye götürdüğü dahi belli olmayan sistemlere mi “tapıyorsunuz”? Bu mudur sizin akılcılığınız, pozitivistliğiniz, bilimselliğiniz? Bilirsiniz, bilimin özüdür, felsefeye bir bakalım; ne diyor ünlü filozof: “BİLDİĞİM TEK ŞEY HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİMDİR”. Siz ne kadar da “bilmiş” insanlarsınız ey ırkdaş, türdaş, vatandaş ve muhtemelen “dindaş”larım!
Ne kadar felsefe okudunuz? Dinler tarihini ne kadar araştırdınız? Kaç tefsire göz attınız? Ya da hepsini bırakın; çoğunuzunun “inandığını iddia ettiği” o dinle ilgili, İslam’la ilgili, kaçınız google’da bir şeyler aramak için birkaç gün harcadınız size bahşedilen şu fani ömrünüzden?

Nasıl bir cehalet içindesiniz?… Nasıl bir perdedir bu gözlerinizdeki ve kulaklarınızdaki?.. Yüce Yaratıcının varlığına inanmıyor musunuz? Peki, inanmayın inşallah bir gün hidayete erersiniz. Peki Allah’a, Peygamberlerine, Meleklerine, Ahiret gününe, Kazaya ve kadere, Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ettiğinizi söylüyor musunuz? Eğer bunu söylüyorsanız orada bir durun! Çünkü size vaadedilen, altından ırmaklar akan cennet bahçelerini kazanmak o kadar basit değil! Bunu Allah Kur’an’da söylüyor! “Ben sizi ancak Bana kulluk etmeniz için yarattım!” diyor! İmanın ilk şartı “La ilahe ilallah” yani “ALLAHTAN BAŞKA TAPILACAK İLAH YOKTUR” demektir diyor! Ve siz, “Ben müslümanım ama modernizme, laikliğe, demokratik kriterlere göre karar veririm” diyorsunuz, bu ne yanılgıdır!?

“Temizlik imandan gelir” lafını hepiniz ezbere bilirken, “temizliğin” birçok ibadette şart olduğu aşikarken, ibadetlerin tümünde “SAMİMİYET VE NİYET”in önemi malumunuzken siz nasıl oluyor da birkaç “KARDEŞİMİZİN” yaptıkları “hataları, günahları” SİSTEMİN TÜM üyelerine mal edebiliyorsunuz!? Sistemin tüm üyelerine mal etmeseniz bile, nasıl oluyor da “sakal bırakmak sünnettir, kötü bir şey değildir” diye düşünemiyorsunuz ya? “Metalci” sakallı, pis, dövmeli, piercingli, iğrenç, insan MODELİnden aynı NEFRETLE bahsediyor musunuz!? Bahsedemezsiniz çünkü o konu hakkında kafanızı kullanabiliyorsunuz, çok ilginç! Diyorsunuz ki, “bütün metailciler aynı mı sanki”. Aklınıza gelen ilk şey hemen bu oluyor! Ama, sakın ola ki bir an nefsine esir olup da, belki de ertesi gün evleneceği nişanlısının eline dokunup, ona sarılan BAŞÖRTÜLÜ bir kız görmeyin! O hemen bir KALTAK olur!! O hemen bir İKİYÜZLÜ olur!! O hemen İĞRENÇ ve nefret edilecek insan olur!!

Yalvarırım ne kadar tutarsız ve mantıksız düşündüğünüzü farkedin artık… ” seftalikabugundangecedeuyusamkiyafetlerimle” nickli arkadaşımız gibi ben de yorgun hissediyorum kendimi… Başörtüsüyle İzmir sokaklarında herkesin uzaylı gibi baktığı, düşman gibi baktığı bir ortamda alnı açık, başı dik olarak gezebilen kız kardeşlerimden Allah binlerce kez razı olsun diyorum! Ahlaksızlığın prim yaptığı şu “MODERN” yaşam tarzında yok olup gitmeden, varlığını koruyabilen, ALLAH RIZASI İÇİN sakalını bırakıp, ALLAH RIZASI için HERHANGİ BİR ŞEY yapabilen insanlara herkese duyduğumdan daha ÇOK saygı duyuyorum! Ve ben sizlerden farklı olarak onlardan NEFRET ETMİYORUM. Hataları olanların hatalarını düzeltmeleri için Allah’a dua ediyorum, doğru yolu bulmalarını diliyorum, günahlarını (günahlarımızı) affetmesini diliyorum! Ve inançsız olan, nüfus kağıdında yazan “İslam” kelimesiyle uzaktan yakından ilgisi olmayanlara da hidayet diliyorum…
Şu üç günlük fani dünyada gelin kendinize yazık etmeyin… Gelin insanların HAKLARINI üzerinize almayın… Çünkü Allah ancak ve ancak Kul Hakkı’na karışmıyor. Sadece Allah rızası için yaptıkları yüzünden kınadığın bir insanın hakkı sizin üzerinize yapıştığı zaman bunu nasıl çıkaracaksınız? Nasıl tövbe edeceksiniz?

Yeniden yalvarıyorum, bir kez daha düşünün, biraz daha araştırın ne olur… Belki yazdığım satırlar, nefsimin etkisiyle sertleşmiş ve bazılarınızı kırmış bile olabilir. Hakkınızı helal edin… Tek istediğim yüreğinde UFACIK, MİNİCİK bir iman ışıltısı olan birine destek olabilmek, yüreklendirebilmek… Ne olursunuz nefret etmeyin… Hiçbir şekilde “MÜSLÜMAN MÜSLÜMANA DÜŞMAN OLMAMALIDIR”… Madem yanlış gördünüz, gidin ve uyarın! Uyardıktan sonra sizden zaten sorumluluk gider! Ve siz de rahat etmiş olursunuz! Eğer uyarınıza kulak asmıyorsa, o “günahkar” kardeşimizin affı için dua edin ve bunu GENELLEŞTİRMEYİN! Sisteme mal etme hatasında bulunmayın! Çünkü Kur’an ve İslam Allah’ın kelamıyla sabittir, MÜKEMMELDİR. Kusur ancak yaratılanlarda olabilir…

Ne olur düşünün… Ne olur…
Tekrar hakkınızı helal edin…

Yorumlar (1)