21 Gram - 21 Grams (2003)

21 GramAz önce izledim. İlk çıktığı zamandan beri adını duyduğum fakat bu zamana kadar izlemediğim filmlerden biriydi bu da. Entelektüel sinema çevreleri tarafından beğenilen filmlere karşı koşulsuz bir antipati beslediğimden dolayı, bu filmi de izlemek için yanıp tutuşmadım yıllardır. Ama aradan yıllar geçmiş, artık izleme vakti gelmiş.

Bu filmle ilgili dikkatimi çeken doğru ya da yanlış ayrıntılar var. Bunlardan en önemlisi film boyunca bilindik, klişe, kapitalist toplumun pistonlarından biri kimliğiyle hayatını harcayıp giden; işten eve, evden işe bir hayat süren karakterler yoktu. Bilakis, bu filmde “iş” yoktu. Bu çok dikkatimi çekti. Mesela başroldeki Sean Penn‘in neci olduğunu hala düşünüyorum düşünüyorum fakat bulamıyorum. Benzer olarak yine filmdeki diğer temel karakterlerin ne işle iştigal ettiklerini bilmiyorum. Sadece, elim bir trafik kazasında iki kızıyla beraber hayata veda eden Micheal abimizin bir mimar olduğunu biliyorum. Onu da zaten hasbelkader, bir sit-com karakteri gibi birkaç defa filme girip çıkıp; merhumun, eşinin ve acıların çocuğu Jack abimizin secerisi ve geçmişi hususlarında bizleri bilgilendiren, yasadışı işlerin adamı bıyıklı abiden öğreniyoruz.

Başka bir ayrıntı; filmsel zamanın ne idüğü belirsiz oluşu. Hayır, bahsettiğim şey ters* kurgudan kaynaklanan belirsizlik değil. Olayların kaç ayda, kaç yılda ne kadar süre içinde gerçekleştiğine dair benim dikkatimi çeken tek ipucu; Cristina ablamızın bir celallenme anında sarfettiği “aylardan beri kimseyle konuşmuyorum…” lakırdısı. Bunu duyduğum anda zaten dumura uğradım. Çünkü tam o sıralarda “Vay be karıya bak, kocası daha yeni öldü; başkalarıyla aşna fişne peşinde!” şeklinde tavrımı almak üzereydim. Meğersem aradan aylar geçmiş, kadının iddet-i vefatı çoktan bitmiş.

Filmin 3/5′lik (yazıyla beşte üçlük) kısmını hiç sıkılmadan, gayet büyük bir zevkle izledim. Fakat ikinci bölümün ortalarına doğru filmle aramda kurulan bağlar kopmaya başladı. Mesela acıların çocuğu Jack abinin çektiği ızdıraplar yeter etti artık.

Ha, Jack abi demişken; filmdeki çarpık teizm tasvirini eleştirmeden bu yazıyı bitirmem beklenemez herhalde. En başta merak ettiğim şey dindar hristiyanların bu film hakkında ne düşündükleri. Hakikaten hristiyan öğretisinin oluşturan birçok ayrıntıya nokta atışı yapıldığına bizzat şahit oldum. “Sağ yanağına bir tokat vurana sen sol yanağını da çevir” muhabbetini bu kadar aptalca ele alarak işlemenin amacı gayet açık. Zaten Jack karakteri, filmin senaristi ve yönetmeninin hristiyanlığa karşı nasıl cephe aldıklarını ziyadesiyle gözler önüne seriyor. Filmin en kötü, en adi, en şerefsiz adamı aynı zamanda baş karakterler arasındaki TEK “dindar”! Allah Allah, ne büyük bir tesadüf… Neyse film ekibine toptan hidayet dileyerek yavaş yavaş sonlandıralım artık yazımızı.

Imdb‘nin bana verdiği yetkilere dayanarak bu filme 10 üzerinden 6 veriyorum.

Filmden öğrendiğim şey: “Ölümü ve ahireti asla unutma. Sahip olduğun herşeyi bir anda kaybedebilirsin. Kaybedersen de Allah’a sığın ve isyan etmeye kalkma. İsyan edecek olursan, sonun 21 Gram’dakiler gibi olabilir…”

*

Yorumunuzu esirgemeyin:)