Archive for "gör"üşler

Kutuplaşma

açık ve net olarak türkiye cumhuriyeti‘nin devleti ve milletiyle içine düşürülmek istendiği cadı kazanıdır.

evet, bir tutam komplo teorisi ihtiva edecek bu yazı. belki de komplo teorisi olduğu yanılsaması, sahihliğinin önüne geçmiş millî tecrübelerimizden bahsetmiş olacağım. ağızlara sakız olmuş “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olan şu günler” kalıbının, halkımız nezdinde on yıllar önce kaybolmuş prestijinin silik gölgesinde iyimser mesajlar verebilmeyi ümit ederdim. sanmıyorum becerebileceğimi…

sâhi, biz nasıl ayrı düştük?

farklı ırklardan, farklı dillerden, farklı dinlerden halkların huzur içinde yaşadıkları osmanlı‘nın torunları, bu hale nasıl geldi? papa’nın külahındansa, sultan’ın sarığının tercih edildiği bu memleketin sınırlarında, “ya allah bismillah allahuekber” gibi mübarek bir lakırdı, maksadını nasıl aşar halde kalabalık halk yığınlarının ağızlarından zehir zemberek çıkar oldu? türlü türlü savaşlara rağmen, halkın can ve mal emniyetinin yerinde olduğu bir düzenin mirasına konan cumhuriyet, nasıl oldu da geçen bunca seneye rağmen, bu denli çiğ kalabildi?

kim suçlu?

bence; toplumu kimliksizleştirip, ithal hüviyetlerle kutsama çabasına giren eski topraklar suçludur. suç cumhuriyet kadrosunundur. binbir çeşit milletin bir arada yaşadığı mozaikten cımbızla ırk seçip, ona “onurlu” bir kimlik vaadeden; gerisine ise “etnik unsur” deyip geçen kadro suçludur. şu vatanı gavurların zulmünden kurtarma niyetiyle toptan girişilen kurtuluş mücadelesinde adam seçmeyen, “müslüman değil miyiz! gelin kurtaralım şu memleketi!” (bkz: #189549) diyen ve neden sonra köprüyü geçinceye kadar süren muhabbetin ardından, bütün halkları fabrikasyon haline getirip tek tipleştirmeye çalışan sistem ve çarkları suçludur.

müslümanlık şemsiyesi altında yaşayan ve efektif olarak, gerçek manada müslümanca bir hayat süren çoğunluğun da, gerçek manada bir azınlığı teşkil eden gayri müslimlerin de kelle koltukta gezmedikleri, adaletle hükmolundukları, “osmanlı” üst kimliği ile global bir kuvvete mensup olmanın ayrıcalıklarını ve bahtiyarlığını yaşadıkları o yapıya baş kaldıranların suçu bu durum.

bakınız, şu halet-i ruhiyede, hiçbir aklı evvel ile yok saltanatı geri istiyormuş, yok cumhuriyet düşmanıymış polemiğine girmek istemiyorum. saltanatı geri istediğimi söylemiyorum, ben yönetim biçimi isimlerine tapınmıyorum. adam gibi bir cumhuriyet olduktan sonra, cumhuriyet düşmanı falan da değilim. bir kez olsun iyi niyetime inanarak, beni anlamaya çalışsın benden* ölesiye nefret eden sözlük arkadaşlarım…

ben diyorum ki; bu memleketin problemlerinin tek kaynağı vardır: halkının maneviyattan uzaklaştırılmış olması.

bunun ekonomik boyutundan, siyasi boyutuna her yönünü isteyenle tartışabilirim ama bu yazıda “etnik” mevzulardan bahsetmekle yetineceğim.

pkk dediğimiz grubun, hepimizin ezbere bildiği tanım dışında bir tanımı olduğunu sanmıyorum. “dış güçler tarafından beslenen, marksist-leninist çizgideki ayrılıkçı terör örgütü”. bu tanıma ben de katılıyorum. şimdi teşhis noktasında bizi en çok ilgilendirmesi gereken, masum gençlerimize kıyan, masum insanların kanını döken bu terör örgütünün tanımındaki “marksist-leninist” ideolojidir. çok fazla entelektüel ayrıntıya girmek istemiyorum; halk ağzıyla söyleyelim; bu adamlar kitapsız.

“halkların eşitliği”nden dem vuran bu kitapsız kürt grupları, “madem türk’lerin kendilerine ait bir devletleri var; bizim de olmalı!” gibi bir mantıkla hareket ediyorlar. lakin bu noktada komünizm denen illetin, kafa bulandıran sularına giriyoruz işte. temelde bunun yanlış bir tarafı var mı? şahsî görüşüm odur ki; asla yok. türk ırkına mensup bir topluma ait bir “devlet”in olması hakkı olduğu gibi, “kürt” ırkına mensup insanların da kendilerine ait sistemli bir yönetim oluşturma hakları vardır.

marksist-leninist ideolojinin bahsettiği niteliksiz “eşitlik” ve “kardeşlik” tanımlarının getirdiği kaos tehlikesinin uç noktadaki neticelerindendir işte pkk. hiçbir manevi argümana dayanmayan ortak payda tanımı, temelde “barış, huzur, kardeşlik”den müteşekkil olması gereken komünizm düzenini; tıpkı yaşlı gezegenimizin s.s.c.b ile tecrübe ettiği gibi, en faşizan rejim haline getirir.

konuyu fazla dağıtmayalım. mühim nokta, pkk‘nın sol çizgisi ve amaçlarını meşru göstermeye çalışırken kullandıkları argümanlardır. oysa ki, kürt halkının türk halkıyla da, dünyadaki diğer tüm halklarla da ilişkilerini düzenleyecek ve hepsiyle huzurla yaşayabilmelerini sağlayacak yegane yol bellidir: müslümanlık ortak paydası.

kürtlerin büyük çoğunluğu müslümandır ve dinine bağlı müslümanlardır. bazı çevrelerin “alevi kürtler” diye tabir ettikleri “komünist” ideolojinin pençesine düşmüş grubu saymazsak; inançlı insanlardır ekseriyeti. bunun manası nedir bilir misiniz? aynı kürtle, en milliyetçisinden bir türk, eğer namaz kılıyorlarsa günde 5 vakit omuz omuza dururlar demektir… bu türk ile kürt, komşu oldukları için, en kötü ihtimalle bayramlarda birbirlerine ikramlarda bulunuyorlar demektir… bu türk ile kürt, tıpkı kurtuluş savaşı’ndaki ortak mücadelede olduğu gibi, gavurlara karşı tek yürek olmanın ehemmiyetini biliyorlar demektir. çünkü onlar müslümandır!

bahsettiğim şey ümmet bilincidir, dostlar. kur’an ahlakıyla ahlaklanmış, hz. muhammed mustafa (s.a.v) efendimizin ümmetine duyduğu sevgi ve hoşgörü ile yüreği yumuşamış mutlu ve huzurlu bir halk yığını. işte hayal edilmesi gereken ve olması için savaşılması gereken şey bu! yoksa türk‘ün kürt‘e olan üstünlüğü değil! aynı şekilde kürt‘ün türk‘e karşı olan üstünlüğü de değil! allah katında fark ırk ile değildir. dil ile değildir. renk ile değildir. ancak ve ancak takva iledir.

ey türk ve kürt halkı! bırakın savaşı ne olursunuz. hep beraber müslümanca davranalım birbirimize. pkknın kitapsız marksist-leninist köpeklerinin katli vaciptir, asalım keselim onları. ama ne olursunuz, allah aşkına kavmiyetçilik yapmayalım! müslüman’ın tek düşmanı vardır o da zulüm yapan kafirdir. eğer zulmetmiyorsa onlara da iyi muamele yapmak görevimizdir.

ortak noktamız hakk yoludur. ne olursunuz başka yollara sapmayın…

Yorumlar

21 Gram - 21 Grams (2003)

21 GramAz önce izledim. İlk çıktığı zamandan beri adını duyduğum fakat bu zamana kadar izlemediğim filmlerden biriydi bu da. Entelektüel sinema çevreleri tarafından beğenilen filmlere karşı koşulsuz bir antipati beslediğimden dolayı, bu filmi de izlemek için yanıp tutuşmadım yıllardır. Ama aradan yıllar geçmiş, artık izleme vakti gelmiş.

Bu filmle ilgili dikkatimi çeken doğru ya da yanlış ayrıntılar var. Bunlardan en önemlisi film boyunca bilindik, klişe, kapitalist toplumun pistonlarından biri kimliğiyle hayatını harcayıp giden; işten eve, evden işe bir hayat süren karakterler yoktu. Bilakis, bu filmde “iş” yoktu. Bu çok dikkatimi çekti. Mesela başroldeki Sean Penn‘in neci olduğunu hala düşünüyorum düşünüyorum fakat bulamıyorum. Benzer olarak yine filmdeki diğer temel karakterlerin ne işle iştigal ettiklerini bilmiyorum. Sadece, elim bir trafik kazasında iki kızıyla beraber hayata veda eden Micheal abimizin bir mimar olduğunu biliyorum. Onu da zaten hasbelkader, bir sit-com karakteri gibi birkaç defa filme girip çıkıp; merhumun, eşinin ve acıların çocuğu Jack abimizin secerisi ve geçmişi hususlarında bizleri bilgilendiren, yasadışı işlerin adamı bıyıklı abiden öğreniyoruz.

Başka bir ayrıntı; filmsel zamanın ne idüğü belirsiz oluşu. Hayır, bahsettiğim şey ters* kurgudan kaynaklanan belirsizlik değil. Olayların kaç ayda, kaç yılda ne kadar süre içinde gerçekleştiğine dair benim dikkatimi çeken tek ipucu; Cristina ablamızın bir celallenme anında sarfettiği “aylardan beri kimseyle konuşmuyorum…” lakırdısı. Bunu duyduğum anda zaten dumura uğradım. Çünkü tam o sıralarda “Vay be karıya bak, kocası daha yeni öldü; başkalarıyla aşna fişne peşinde!” şeklinde tavrımı almak üzereydim. Meğersem aradan aylar geçmiş, kadının iddet-i vefatı çoktan bitmiş.

Filmin 3/5′lik (yazıyla beşte üçlük) kısmını hiç sıkılmadan, gayet büyük bir zevkle izledim. Fakat ikinci bölümün ortalarına doğru filmle aramda kurulan bağlar kopmaya başladı. Mesela acıların çocuğu Jack abinin çektiği ızdıraplar yeter etti artık.

Ha, Jack abi demişken; filmdeki çarpık teizm tasvirini eleştirmeden bu yazıyı bitirmem beklenemez herhalde. En başta merak ettiğim şey dindar hristiyanların bu film hakkında ne düşündükleri. Hakikaten hristiyan öğretisinin oluşturan birçok ayrıntıya nokta atışı yapıldığına bizzat şahit oldum. “Sağ yanağına bir tokat vurana sen sol yanağını da çevir” muhabbetini bu kadar aptalca ele alarak işlemenin amacı gayet açık. Zaten Jack karakteri, filmin senaristi ve yönetmeninin hristiyanlığa karşı nasıl cephe aldıklarını ziyadesiyle gözler önüne seriyor. Filmin en kötü, en adi, en şerefsiz adamı aynı zamanda baş karakterler arasındaki TEK “dindar”! Allah Allah, ne büyük bir tesadüf… Neyse film ekibine toptan hidayet dileyerek yavaş yavaş sonlandıralım artık yazımızı.

Imdb‘nin bana verdiği yetkilere dayanarak bu filme 10 üzerinden 6 veriyorum.

Filmden öğrendiğim şey: “Ölümü ve ahireti asla unutma. Sahip olduğun herşeyi bir anda kaybedebilirsin. Kaybedersen de Allah’a sığın ve isyan etmeye kalkma. İsyan edecek olursan, sonun 21 Gram’dakiler gibi olabilir…”

*

Yorumlar

Sina Akşin ve Yakınçağ Türkiye Tarihi üzerine

“Evet, Türkiye bir bakıma ilerliyor, başarı gösteriyor. Ama ülkemiz yoğun bir karabulutun altındadır.[…]

Neden bu karabulut? Çünkü yarım yüzyılı aşan bir süredir Türkiye kötü yönetiliyor. Neden kötü yönetiliyor? Çünkü seçimleri hep, şaşmaz biçimde kötü yönetecek olanlar kazanıyor. “Kötü yöneten” benim için şu demek: Kısmi Karşıdevrim çerçevesinde davranan demek.[…] Sonuç ortadadır. Yıllarca şeriatla ‘flört’ edildikten sonra şimdi de şeriat partisi TBMM’de büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştur. […] Şeriatçı iktidarın bizi nereye sürükleyeceği de kapkara bir soru işareti gibi durmaktadır.

Bu sonuç 1945′te İsmet İnönü’nün çok-partili dizgeye yönelmesinin sonucudur. Sonuçtan da belli ki, bu karar mevsimsizdi. Kararla birlikte Atatürk Devrimi donduruldu. Oysa bu karar -ki er ya da geç alınması gerekirdi- 10-15 yıl sonra alınsaydı, muhtemelen Atatürk Devrimi dondurulamaz, seçimlerden bu denli sağlıksız sonuçlar alınmazdı. Dört askerî müdehaleye gerek kalmazdı. Bizi şeriat partilerinin iktidarına kadar götüren bu girişimin başarısızlığını teslim etmek zorundayız. Yarım yüzyılı aşan bir süredir uğraşıyoruz, ‘deney’ yürümedi. “Kral çıplak” demenin zamanı geldi, geçti. Mesele, acı bir gerçeği algılama meselesidir. Çok-partili dizgenin iflas ettiğini, çünkü Türkiye’yi iflas ettirdiğini algılamamız gerek. Bunu algılamadan sorunlara çare bulunamaz. Sandık, 1946 seçimleri dışında, istisnasız her seferinde karşıdevrime hizmet etmiştir. Şimdi, korkarım ki, Kısmi Karşıdevrimden Tam Karşıdevrime doğru yol almaya başladık.

Atatürk Devrimine dönmek zorundayız. Bunun için çok-partili dizgeyi “kutsal inek” yapmaya devam edemeyiz.

***

Yakın Çağ Türkiye Tarihi;Milliyet Gazetesi Kitaplığı; Cilt-2; s. 22

Nereden başlasam, nasıl anlatsam, hissettiklerimi ve düşündüklerimi nasıl aktarsam bilmiyorum. Sabahın köründe sinir oldum.

Bu ne ya diyenler için kısa bir özet geçeyim. Yukarıda okuduğunuz şey, Milliyet gazetesinin 1-2 sene önce verdiği, Sina Akşin‘in başyazarlığında ve yönetiminde hazırlanmış “Yakınçağ Türkiye Tarihi” adlı iki ciltlik seriden bir alıntıdır. Yani Sina Akşin amcamız, bilimadamı(!?) kimliğiyle böyle bir kitap hazırlamış ve Aydın Doğan amcamızın paçavralarından bir diğeri olan Milliyet de bu kitabı “kültür hizmeti” adı altında, promosyon babında piyasaya sürmüş. Ben de ne yapmışım, bu kitabın adına saygı duyarak; iddialı çıkışına kanarak, kuponlarını biriktirip, çok da geniş olmayan kitap arşivime katmışım. İyi halt etmişim.

Aslına bakarsanız henüz kitabın kuponlarını biriktirmeye başlamadan bu yayının bariz biçimde “yanlı” olacağına, objektiflikten alabildiğine uzak olacağına emindim. Ama sırf 1980 yılından günümüze kadar uzanan o “yakın karanlık geçmiş” konusundaki cehaletimi belki birazcık hafifletir diye, belki kulaktan dolma bilgiler dışında yeni şeyler öğrenirim diye almış bulundum kitabı.

Kitapta, okurken sinirden kalp atışlarımın değişmesine sebep olan birçok ayrıntı var aslında. Ama yukarıda sizinle paylaştığım alıntı bardağı taşıran son damla oldu. Müsadenizle Sina Akşin amcaya bi seslenmek istiyorum buradan:

YAAAAAAAAAAAAAAAUUUWW YUUUUUUUUUUUUUUUHHHH! OOOOOOOOOHAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAAA!!! ÇÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜÜŞŞŞŞ!

Öhüm öhüm… Evet, tekrar demokratik ve ciddi atmosfere dönebiliriz. Birazcık rahatladım…

Yukarıdaki alıntıyı okuyup da hala benim neye tepki gösterdiğimi anlamayan arkadaşlarımız, kardeşlerimiz için birazcık konuyu açma gereği duyuyorum. Bunun öncesinde yukarıda koyu harflerle yazılmış bölümü bir kez daha okumanızı rica edeceğim. Üşenmeyin üşenmeyin, okuyun lütfen.

Evet gördüğünüz üzere Sina amca açık ve net olarak İsmet İnönü zamanındaki “tek partili” totaliter rejimin özlemi içinde. Yani bu bilimadamı(!?) diyor ki; “Ey Türk milleti! Sen Aziz Nesin’in sandığından daha aptalsın! Adam gibi adamları seçmekten acizsin! Saçma sapan adamları seçip başımıza yönetici diye koyuyorsun! Sana bu kadar özgürlük fazlaaa! Bir tane parti olacak ve “seve seve” sen o partiye oy vereceksin! Seni başka türlü adam edemeyiz BİZ” diyor.

Evet, “biz” diyor amcamız. Kendisini ait gördüğü, Türkiye’nin o aydın(¿), o entelektüel(¿), o modern(¿), o çağdaş(¿), o demokrat(!!!¿) kesimden bahsediyor. Yani şu Türk milleti yok mu, adamı çileden çıkarır vallahi… Yarım yüzyıldır zavallı Sina amca ve saz arkadaşlarının başına cins cins adamları getiriyor… Oysa ki adam kötü bir şey istemiyor ki! DEMOKRASİ istiyor! Egemenliğin “KAYITSIZ ŞARTSIZ” halkın olmasını istiyor! Siz de anlamıyorsunuz adamı bir türlü, ilahi Türk milleti…

Ti’ye alma kısmı bir yana; ben hakikaten üzülüyorum bu tür insanlar için. Bu adamlar hakikaten göğüslerini gere gere; “ben bilim adamıyım!”,”ben objektifim!”,”bana güvenin, size tarafsız bilgi veririm!” diyebiliyorlar mı? Ha, evet diyorlar. İyi de hiç mi yüzleri kızarmıyor?

İran’daki ya da eskiden Irak’ta olduğu gibi “tek parti”yi seçme zorunluluğu konusunda söz konusu ülkelere dil uzatırken, acaba akıllarında ve hayallerinde olan bu düşünce akıllarına gelmiyor mu? Yoksa takiye mi yapıyorlar?

*

Neyse. Sevgili Sina amca, sana ve kitabına 10 üzerinden 1 veriyorum. O da kitabın içindeki bazı tarihî istatistik bilgiler için.
Bu eleştirel yazımı, tarih alanında yüksek lisans yapan bir abimin sözüyle sonlandırmak istiyorum:

“Tarihçiler yalancıdır”.

Yorumlar (6)

Nefret etmek! Peki “NEDEN”?

Son 2-3 haftadır bu alışkanlığı baya bir kazandım. İşim olmadığı zamanlarda gece 12′den sonra o blog senin, o blog benim geziyorum. Çoğu zaman da yazarken özen gösterilmiş şeyler gördüğümde, yorumluyorum. Malum, dilinin kemiği olan biri sayılmam pek. Agresif, megaloman Soner’iz ya hani… Neyse benle sonra uğraşırız, konumuza dönelim.

İşte bu gezintilerin bugün ki ayağında yine her zaman yaptığım gibi blogkardeşliği‘ne girdim ve rastgele blogları görüntülemeye başladım. Derken Ters Köşe adlı bir blog gördüm. Girdim, okumaya başladım ve bu yazıya bahis olan yazıyla karşılaştım; işte olay yazı. Beni tanıyanlar bilirler, çabuk heyecanlanır, duyglanır ve gaza gelirim. İşte bu yazı ve aslında özellikle beraberindeki yorumları okuduktan sonra öyle bir halet-i ruhiye içine girdim. Bir yorum yazdım bu yazı için ve o yorum resmen bir yazıya döndüğünden dolayı; bloguma da yerleştirmeyi uygun buldum. Buyrun okuyun:

Biliyo musunuz asıl ben “bu” durumdan nefret ediyorum. “Bu” dediğim şey aslında o kadar kompleks ki, burada yorumunu paylaşanları bırakın, dünyanın geri kalan nüfusunu oluşturan her bir birey “bu”nun parçası.

Hiç düşmek istemediğim bir yazının ortasına düştüm yine. Sadece ‘tek bir istisnayla’ “belli” bir bakış açısına sahip insanların yorumlarını paylaştığı; çok derin bir mevzuyu gereğinden çok fazla, hatta boyunu ve haddini aşarak iki paragrafa sığdırmaya çalışan bir denemecinin yazdığı bir yazının ortasına düştüm.

Allah aşkına (ya da inandığınız “değer” her neyse) söyleyin, kusursuz, mükemmel bir sistemi (İslam), birkaç İSTİSNA yüzünden, birkaç yanlış uygulayıcı, yanlış yorumcu yüzünden yargılama ve küçümseme hakkını kendinizde buluyorsunuz? Nefret ettiğinizi söylediğiniz şeylerin “iç yüzleri” hakkında yeterince bilginiz olduğuna nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz ki; kusarak, kinle, nefretle, ağzınızı doldura doldura “NEFRET EDİYORUM!!” diyebiliyorsunuz? “Laiklikten, moderniteden nasibini almamış” diyip küçümserken, kendi savunduğunuz düşünceleri putlaştırdığınızın farkında mısınız? Siz insanları “laik, modern, demokrat” olmalarına göre mi değerlendiriyorsunuz? Yani topu topu 200 senelik geçmişi olan ve insanlığı nereye götürdüğü dahi belli olmayan sistemlere mi “tapıyorsunuz”? Bu mudur sizin akılcılığınız, pozitivistliğiniz, bilimselliğiniz? Bilirsiniz, bilimin özüdür, felsefeye bir bakalım; ne diyor ünlü filozof: “BİLDİĞİM TEK ŞEY HİÇBİR ŞEY BİLMEDİĞİMDİR”. Siz ne kadar da “bilmiş” insanlarsınız ey ırkdaş, türdaş, vatandaş ve muhtemelen “dindaş”larım!
Ne kadar felsefe okudunuz? Dinler tarihini ne kadar araştırdınız? Kaç tefsire göz attınız? Ya da hepsini bırakın; çoğunuzunun “inandığını iddia ettiği” o dinle ilgili, İslam’la ilgili, kaçınız google’da bir şeyler aramak için birkaç gün harcadınız size bahşedilen şu fani ömrünüzden?

Nasıl bir cehalet içindesiniz?… Nasıl bir perdedir bu gözlerinizdeki ve kulaklarınızdaki?.. Yüce Yaratıcının varlığına inanmıyor musunuz? Peki, inanmayın inşallah bir gün hidayete erersiniz. Peki Allah’a, Peygamberlerine, Meleklerine, Ahiret gününe, Kazaya ve kadere, Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ettiğinizi söylüyor musunuz? Eğer bunu söylüyorsanız orada bir durun! Çünkü size vaadedilen, altından ırmaklar akan cennet bahçelerini kazanmak o kadar basit değil! Bunu Allah Kur’an’da söylüyor! “Ben sizi ancak Bana kulluk etmeniz için yarattım!” diyor! İmanın ilk şartı “La ilahe ilallah” yani “ALLAHTAN BAŞKA TAPILACAK İLAH YOKTUR” demektir diyor! Ve siz, “Ben müslümanım ama modernizme, laikliğe, demokratik kriterlere göre karar veririm” diyorsunuz, bu ne yanılgıdır!?

“Temizlik imandan gelir” lafını hepiniz ezbere bilirken, “temizliğin” birçok ibadette şart olduğu aşikarken, ibadetlerin tümünde “SAMİMİYET VE NİYET”in önemi malumunuzken siz nasıl oluyor da birkaç “KARDEŞİMİZİN” yaptıkları “hataları, günahları” SİSTEMİN TÜM üyelerine mal edebiliyorsunuz!? Sistemin tüm üyelerine mal etmeseniz bile, nasıl oluyor da “sakal bırakmak sünnettir, kötü bir şey değildir” diye düşünemiyorsunuz ya? “Metalci” sakallı, pis, dövmeli, piercingli, iğrenç, insan MODELİnden aynı NEFRETLE bahsediyor musunuz!? Bahsedemezsiniz çünkü o konu hakkında kafanızı kullanabiliyorsunuz, çok ilginç! Diyorsunuz ki, “bütün metailciler aynı mı sanki”. Aklınıza gelen ilk şey hemen bu oluyor! Ama, sakın ola ki bir an nefsine esir olup da, belki de ertesi gün evleneceği nişanlısının eline dokunup, ona sarılan BAŞÖRTÜLÜ bir kız görmeyin! O hemen bir KALTAK olur!! O hemen bir İKİYÜZLÜ olur!! O hemen İĞRENÇ ve nefret edilecek insan olur!!

Yalvarırım ne kadar tutarsız ve mantıksız düşündüğünüzü farkedin artık… ” seftalikabugundangecedeuyusamkiyafetlerimle” nickli arkadaşımız gibi ben de yorgun hissediyorum kendimi… Başörtüsüyle İzmir sokaklarında herkesin uzaylı gibi baktığı, düşman gibi baktığı bir ortamda alnı açık, başı dik olarak gezebilen kız kardeşlerimden Allah binlerce kez razı olsun diyorum! Ahlaksızlığın prim yaptığı şu “MODERN” yaşam tarzında yok olup gitmeden, varlığını koruyabilen, ALLAH RIZASI İÇİN sakalını bırakıp, ALLAH RIZASI için HERHANGİ BİR ŞEY yapabilen insanlara herkese duyduğumdan daha ÇOK saygı duyuyorum! Ve ben sizlerden farklı olarak onlardan NEFRET ETMİYORUM. Hataları olanların hatalarını düzeltmeleri için Allah’a dua ediyorum, doğru yolu bulmalarını diliyorum, günahlarını (günahlarımızı) affetmesini diliyorum! Ve inançsız olan, nüfus kağıdında yazan “İslam” kelimesiyle uzaktan yakından ilgisi olmayanlara da hidayet diliyorum…
Şu üç günlük fani dünyada gelin kendinize yazık etmeyin… Gelin insanların HAKLARINI üzerinize almayın… Çünkü Allah ancak ve ancak Kul Hakkı’na karışmıyor. Sadece Allah rızası için yaptıkları yüzünden kınadığın bir insanın hakkı sizin üzerinize yapıştığı zaman bunu nasıl çıkaracaksınız? Nasıl tövbe edeceksiniz?

Yeniden yalvarıyorum, bir kez daha düşünün, biraz daha araştırın ne olur… Belki yazdığım satırlar, nefsimin etkisiyle sertleşmiş ve bazılarınızı kırmış bile olabilir. Hakkınızı helal edin… Tek istediğim yüreğinde UFACIK, MİNİCİK bir iman ışıltısı olan birine destek olabilmek, yüreklendirebilmek… Ne olursunuz nefret etmeyin… Hiçbir şekilde “MÜSLÜMAN MÜSLÜMANA DÜŞMAN OLMAMALIDIR”… Madem yanlış gördünüz, gidin ve uyarın! Uyardıktan sonra sizden zaten sorumluluk gider! Ve siz de rahat etmiş olursunuz! Eğer uyarınıza kulak asmıyorsa, o “günahkar” kardeşimizin affı için dua edin ve bunu GENELLEŞTİRMEYİN! Sisteme mal etme hatasında bulunmayın! Çünkü Kur’an ve İslam Allah’ın kelamıyla sabittir, MÜKEMMELDİR. Kusur ancak yaratılanlarda olabilir…

Ne olur düşünün… Ne olur…
Tekrar hakkınızı helal edin…

Yorumlar (1)

Türk Internet Kullanıcıları ve Türk Webmaster’lar…

Türkiye’de internet’in tarihi nedir dendiği zaman, Türk Internet Kurulu bu soruyu 13 yıl olarak cevaplandırıyor. Bu 13 yılın kaçta kaçı gerçek anlamda “aktif” geçti Türk internet kullanıcıları için diye farklı bir soru sorulacak olursa, bu sayı oldukça düşecektir sanırım. Çünkü 13 yıldan bu yana ne Türkiye’de, ne de dünyada internet aynı performansla kullanılmadı/kullanılmıyor.

Belki yaşım 23 olabilir ama, bu konuda, yani internet konusunda Türkiye nüfusu içerisinde oldukça az yer kaplayan bir kitlenin içindeyim. Dile kolay, 6 yıldır aktif bir internet kullanıcısıyım. Resmi olarak 13 yıl kabul edilen Türk Internet tarihinin yarısına -kişisel bağlamda da olsa- şahitlik ettiğim anlamına geliyor bu. Azımsanacak bir şey değil… *Bir tarihin YARISINA şahitlik etmek. İçinde bulunduğum neslin ve yaşadığım tarihsel dönemin sevdiğim tek yanı belki de bu… Şayet kıyamet o zamana kadar kopmazsa, 150-200 yıl sonra yaşyacak olan dijital enformasyon çocuklarının atalarından biri olacağım. Şu anki arkeologların fırçalarla kırık çanak çölekleri kumlardan ve çamurlardan arındırarak yaptıkları ‘araştırmaları’;gelecekteki torunlarımız sadece “google”ı ya da benzer arama motorlarını kullanarak yapacaklar. Hatta şu an bu yazıyı belki torunlarımızdan biri buldu, keşfetti ve bunun sevinci yaşıyor. (Eğer o zamanlara kadar kalırsa) Gazetelerdeki manşetleri düşünüyor: “150 YIL ÖNCESİNE AİT BLOG KALINTILARI BULUNDU!“…

Neyse, 150 yıl sonrasını düşünmek için henüz çok erken; biz günümüze dönelim.

Internet’i kullanmaktan bahsediyorduk. Türk internet “kullanıcıları”nın bence 1-2 senedir yeni yeni yapmaya başladıkları şeyden yani. İşte kendimi bir nevi bilirkişi olarak lanse etmeye çalışmamdaki temel amaç bu yargımı sizinle paylaşmak: “Türkiye’de internetin tarihi henüz 1-2 yıldır“.

- “Eee? Ne yapalım?”

- Sizin için bir anlam ifade etmiyor mu bu?

- “1-2 yılmış işte Türkiye’de internetin tarihi?”

- Hmm.. Peki şöyle anlatmaya çalışayım.

Tesbit ve teşhisin; herhangi bir fiziksel (tıbbî), sosyal, psikolojik, ekonomik, siyasal problemin çözümünde ilk aşamayı teşkil ettiğini düşünür müsünüz? Ben düşünürüm. İşte bu yüzden de, Türkiye’de internet tarihinin 1-2 yıl ile sınırlı olduğu gerçeğini kabul etmenin özellikle Türk webmasterlar açısından mühim olduğuna inanıyorum. Çünkü bu gerçeğin doğurduğu başka gerçekler de var:

  1. Türkiyedeki “EN TECRÜBELİ” webmasterın tecrübesinin “1-2 yıl” ile sınırlı olduğunu gösteriyor.
  2. “Ben 10 senedir bu piyasanın içindeyim, her şeyin en iyisini ben bilirim” demenin, kendini kandırmak olduğu anlamına geliyor.
  3. Profili HALA net olarak tanımlanamamış, üyeleri tam olarak tanınmayan bir kiteleye sunulacak “web sitesi”nin ‘profesyonelliği’ konusunda iddia etmenin, boş ve temelsiz olduğunu kanıtlıyor.


..

Bu liste uzatılabilir ama bu listeyi çok fazla uzatmak benim haddime de değil. Bu kadarına cesaret etmek bile haddini aşmak olarak nitelendirilebilir benden çok daha tecrübeli olanlar ve bu işin akademik çalışmalarını sürdürenler tarafından. Böyle insanlar var mı?.. Ben çok tanımıyorum:o)

Aslında bu yazıyı, bir “internet sitesini” bir medya organı olarak kabul ederek daha çoook uzatabilirim. Fakat internet sitelerinin dünya tarihinde şimdiye kadar hiçbir medyada görülmemiş anlık interaktif yapısı nedeniyle kategorize edilmesi ve diğer medya organlarıyla kıyaslanarak incelenmesi çok kolay değil.

Neyse, ağzımdaki baklayı artık çıkarıyorum: Teori lazım bize, teori!

“Kullanılabilirlik, erişilebilirlik, kullanıcı deneyimi”… Bir webmastersınız; ve bu sözcükler topluluğunu daha önce hiç duymadınız mı? İşte bahsettiğim şey bu…

Bilgisayar ekranını TV ekranı ya da gazete sayfası sanarak, görüntülediği “web siteleri”ni algılayan bir Türk internet kullanıcısı mısınız? İşte bahsettiğim şey bu…

Daha almamız gereken çok yol var… Internet’le hayatımız; radyo, tv ve sinemayla olduğundan ÇOK DAHA güzel olacak, buna inanın.

P.S: Ufak bir rica, Doğan Grubu’nun elinin olduğu projelere destek vermeyin. Bari şurada bizi rahat bıraksınlar!

Yorumlar (4)

Ters Düz - Adaptation (2002)

Ters Düz - AdaptationHer VCD kiralamaya gittiğimde rafta mutlaka dikkatimi çeken bir filmdi. Yan yatmış kırık bir saksı ve Nicholas Cage’in kafası. Fakat bir türlü o anlarda “komedi mi izlemek istiyorum, dram mı, gerilim mi” vb. soruların yanıtlarına karar veremediğim ya da hep zıttı yönde kararlar verdiğim için alıp izlemek nasip olmamıştı. Ama sonunda izledim.

Oturup buraya filmin senaryosunu yazmayacağım ya da “film eleştirisi” tadında bir şeyler saçmalamayı da düşünmüyorum. İsteyen filmle ilgili bilgilere de, eleştirilere de ulaşabilir (bkz: google).

Her ne kadar birçok kere kişilerarası iletişimlerimde “hiçbir şey araştırmadan, çok bilmiş havalarına giren bir ukala” yaftası üzerime yapıştırılsa da; o kadar da desteksiz düşünüp konuşmuyorum. Benim kendimi birçok insandan farklı görmemin nedeni ne biliyor musunuz? Ben “herkesin hayatında olmasına rağmen, elinin tersiyle ittiği; görmek istemediği ya da göremediği “çok genel” olgu, kavram ve olaylardan özgün fikirler” çıkarıyorum çünkü. Ya da bunun için “çaba” sarfediyorum. Bu filmle alakası mı ne? Çok alakası var.

Çünkü benim özellikle insan psikolojisi konusunda sahip olduğum birçok bilgi ve görüşün azımsanmayacak bir yüzdesini tv, gazete ve sinema sağlamıştır. İzlediğim her filmden mutlaka bir şeyler öğrenmek zorunda hissederim kendimi. Hatta bu o kadar katı bir tavırdır ki; filmi yapan insanların dahi “biz bu filmle hiçbir şey anlatmak, vermek istemedik” demeleri dahi etkilemez bu yöntemimi. Çünkü en başta insanların “farkında olmasalar da” ne yaparlarsa yapsınlar çevrelerine bazı mesajlar ilettiklerini düşünürüm. Bu mesajlar onların geçmişleri, bugünleri ve yarınlarına dair ipuçları taşır. Ufacık bir mimik dahi, bir insana, kendi dışında olan insanların (ya da en azından ‘insanın’) tepkisini öğrenme, anlama, algılama fırsatı verir. Oyuncuların üstün yetenekleri sayesinde zengin mimik ve mizansenden geçilmeyen sinema filmleri bu konuda kaale alınması gereken kaynaklardır bence.

“Filmdeki karakterler gerçek değildir ki, oyuncular da sadece ‘oynamaktadırlar’” diyenler çıkabilir. Şaşırmam. Ama bu benim kesinlikle inanamayacağım bir önerme. İnanamadığım kısmı oyuncuların ‘oynuyor’ olmaları değil tabii ki… Filmdeki karakterlerin gerçek olmayışı da değil… Peki geriye ne kaldı? Filmi YAZAN, YÖNETEN ve OYNAYANLAR. Onlar da mı gerçek değil? Tabii ki gerçek. Ve film boyunca izlediğimiz ASIL şey de tam olarak ONLAR.

Sanat denilen şeyin insanın doğayı taklit etmeye çalışmasından başka bir şey olmadığını düşünüyorum. Bunun en güzel örneklerinden biri “sinema”dır. Sinema insanın hayata farklı bir perspektiften bakmasını sağlar. Kişi benliğinden sıyrılır ve film süresince katharsise ulaşmak için uykudakine benzer bir kendini kaybediş yaşar. Bu yüzden korku filmleri “korkutucu”, aşk filmleri “ağlatıcı”, aksiyon filmleri “heyecanlandırıcı”dır. Film süresince siz başroldeki esasoğlan ya da esaskız olursunuz çünkü.

Peki filmler sadece duygusal etkilere mi neden olur izleyiciler üzerinde? Birçok kişiye göre evet. Fakat akademik çerçevede bunun böyle olmadığı; 4 senelik radyo, tv ve sinema eğitimimde kafama yeterince kakıldı:o) Bu kakış sırasında ben de ölçtüm, biçtim, düşündüm ve karar verdim: katılıyorum. Bir sinema filmi, izleyen kim olursa olsun izleyici üzerinden duygusal etki gücünden çok daha fazlasına sahiptir.

Bunun bilincinde olduğum için mutluyum. Çünkü bu etkilerin kendi üzerimde pozitif etki bırakması için bilinçli olarak kendimi yönlendirebiliyorum böylece. American Dream tüccarlığının yapıldığı gençlik komedilerinin, American Power tüccarlığının yapıldığı saçma sapan aksiyon-macera filmlerinin ve Hollywood parmağı olan herhangi bir filmin asıl amaçları ve subliminal mesajları konusunda gardımı almış olarak izliyorum filmleri. Böylece gafil avlanmıyorum.

Velhasılı, son izlediğim Adaptation filminin başlangıcını oluşturan Evrim Teorisi Safsatası’na inanmasam da, anne metaforunun kullanımını ahlakî bulmasam da, Charlie ve Donald’ın aptal karakterler olduğunu düşünsem de ve bunlar gibi düşündüğümde aklıma gelmeyen birçok negatif değişken olsa da; bunlar, filmden şu dersi almam sonucunu değiştirmiyor:

Kendime yeterince güvenmiyorum. Fakat yapabileceklerimi küçümsememeliyim. Yapabileceğimden %100 emin olmadığım konularda yenilgiyi en baştan kabul etmektense, savaşarak yenilmeyi tercih etmeliyim.” (Charlie ve Donald, bir kayanın arkasında ölüm korkusu içerisinde ’son sözlerini’ söyleyip, bir nevi günah çıkarırken kurdukları diyaloğun BANA yansıması)

P.S: Bu arada IMDB yöneticilerinin bana verdiği yetkiye dayanarak filme 10 üzerinden 8 (yazıyla sekiz) verdim.

Yorumlar

BEDAVA MP3, FREE, %100 FREE, 40 GB MP3!!

Bu yazıya bir şekilde mp3 ararken denk geldiyseniz daha ilk satırdan acı gerçeği size söylemeliyim: sırf spekülatif bir başlık olsun diye bunu seçtim. Eğer okumaya devam ederseniz mp3 hususuyla çok da ilgisiz şeylerle karşılaşmayacaksınız. Ama mp3 indiremeyeceksiniz.

15 dakika öncesine kadar aynen başlıktaki gibi 40 GB mp3 vardı bilgisayarımın sabit diskinde. “Neredeyse bir radyo arşivi kadar geniş bir arşivdi” diyeceğim ama zaten elimdeki arşiv bir süre çalıştığım bir radyonun arşivinin bir kopyasıydı :o) 1,5 senedir bilgisayarımda bulunan bu müzik yığınının belki de yarısından fazlasını hiç dinlememişimdir bile. Teknolojik açgözlülük vardır ya hani, bilgisayarla birazcık fazla ilgili olan biri mutlaka işine yarasa da yaramasa da ne bulursa indirir, bilgisayarına yükler, hatta bilgisayara sığmaz CD ve DVD’lere yazar ve ‘arşiv’indeki bu medyaların hangisinin içersinde ne olduğunu bile bilmez çoğu zaman. Benimkisi de benzer bir açgözlülüktü.

Fakat askere gitmeden (yani bundan 7 ay kadar önce) kafama dank etti bir şeyler.

Şahsen kendimi ‘mümkün olduğunca’ inançları doğrultusunda yaşamaya çalışan biri olarak tanımlarım. İslamî duyarlılığı hayatımın her alanına yaymayı kendime bir görev bilmiş ve yaşam tarzı olarak benimsemişimdir. Askere gitmeden 1-2 hafta öncesinden kafama dank eden işte bu oldu. Çünkü bilgisayarımda harddisk’imin kaldırabildiği fakat benim kaldıramayacağım şeyler vardı.

Kul hakkı diye bir şey duydunuz mu daha önce?.. Konu tamamiyle bununla alakalı.

Başkasına ait olan bir şeyi, onun izni olmadan kullanmak haramdır, kul hakkı yemektir. Haliyle albümünü satın almadan, oradan buradan bulup da dinlemek de aynı şeydir. Bilgisayar programlarını crack’leyip, serial’ini bir yerlerden bulup lisanssız olarak kullanmak da aynı şeydir.

Şimdilik lisanssız programlarımın lisansını alacak maddi gücüm yok, o yüzden onları silemiyorum haliyle; çünkü para kazanamam onları da silersem. Ama mp3′leri bilgisayarımda tutmamın “zevk” dışında başka bir nedeni olamaz. O yüzden yakın zamanda almayı düşündüğüm birkaç albüm dışındaki mp3′leri sildim.

Sadece Allah rızası için bir şeyler yapmak hakikaten hoş duygular yaşamanıza sebep oluyor. Tavsiye ederim.

Yorumlar (9)

Gece çalışmak doğru mu?

Neden bilmiyorum ama “teenage” olduğum zamanlardan beri huyum olarak süregelmiştir; gece geç yatmak, gündüz geç uyanmak. Aslında gece geç yatmayı sevmeme karşın, gündüz geç kalkmayı hiçbir zaman sevememişimdir…

Düşünsel anlamda kaydadeğer bir varlık halini alışımın milâdı olarak kabul ettiğim lise yılları, gecelerle tanıştığım zaman dilimi olarak yer etmiştir hayatımda. Neredeyse her gece, özellikle herkes uyuduktan sonra odama çekilirdim. O zamanlar bilgisayarım yoktu ve zaman geçirmemi sağlayacak uğraşlar bulmam/üretmem/türetmem gerekiyordu. Aslına bakılırsa “zaman geçirmek” gibi bir niyetim olmadı hiçbir zaman geceleri sabahlara kadar uyanık kaldığım dönemlerde. Çünkü çözüm basit: eğer yapacak şey bulamazsan, uyursun. Tam tersine, ben gecelerin bitmesini istemezdim desem yeridir.

Üstü her zaman dağınık olan masamın başına geçerken ilk yaptığım şey kendime yer açmak olurdu. Çünkü illa ki gece boyunca önümde bir kağıt ve bir kalem olmak zorundaydı. Herhangi bir şey yazıp çizmek mühim değildi benim için. Belki de bir nevi terapi uyguluyordum kendime… O zamanlar, yazma/çizme konusunda dopdolu olduğum sıralar… Sürekli aklıma bir takım fikirler gelir ve bundan dolayı sürekli gece boyunca bir şeyler yazar/çizerdim.

Gecelerimin olmazsa olmazı radyoydu. Ezgilerin eksik olduğu bir an olmazdı güneşsiz gündüzümde. Mübalağa olacak ama gecelerimin güneşiydi müzik. Her bir şarkıyı tek tek, doya doya, tadını çıkara çıkara dinlerdim. Şarkı sözlerinde geçen kelimeler ve cümleler üzerine düşünür; çoğunlukla da kendi hayatımla ilgili hayaller kurardım… Sevgili yok ya o zamanlar, kalp boş; musikî ise her derde deva :)..

Yazmak/çizmek ve müzik dinlemek birbirinden ayrılmaz bir bütündü. Kimi zaman aptal aşık rolünü oynardım kendi kendime, kimi zaman kafayı yemiş bir faylezof. Evet, filozof, hem de kafayı yemişinden… Düşünce tarihimin miladı diye boşuna demiyorum. Az gözyaşı dökmedim insanlık için*

Bir başkaydı o geceler…

Sonra üniversite yıllarının geceleri başladı. İlk yıl zaten “liseli” havasından uzaklaşma, entelektüel çevreye ayak uydurmak için didinme dönemidir. Hele bir de aşk girdiyse işin içine; benlik, kişilik, düşünsel yapı mevzuları iyice içinden çıkılmaz bir hal halır. Nitekim ben de aynısını yaşadım… Sonuç olarak üniversitenin ilk yılının geceleri daha da bir başkaydı.

“Üniversite yılları geceleri” diyince birçoğunun aklına “çılgın alem geceleri”,”alkol+müzik+seks üçlemesi” vb. türdeki kombinasyonlar gelir belki. Benim için “gece” tanımı hiçbir zaman o tür kavramları barındırmadı içinde. Benim gecelerimin olmazsa olmazları belliydi: yalnızlığım, kağıt-kalem, radyo.

Gecelerin üzerimdeki negatif etkilerini göstermeye başlaması o döneme rastlar. Çünkü o dönemde aşk sarhoşluğu dışında, bünyemi 24 saat meşgul eden dünyevî ve ideolojik konulardaki hassaslığım söz konusuydu. “Düşün düşün boktur işin” veciz sözünün altındaki derin manayı ziyadesiyle kavramamı sağlamıştır o nikotin kokan geceler.

Sözün özü üniversitedeki ilk yılımın sonlarına doğru “gece hayatı“nın vücudum ve ruhum için ne kadar da yorucu olduğunu kavramaya başladım. Konu hakkındaki bu bilinçli olma hali işbu güne kadar aynı şekilde devam etmiştir. Bir yandan zevk verirken diğer yandan da hücrelerimi öldüren bu “huy”dan vazgeçmem gerektiği defalarca ailem (özellikle ailem) ve çevremdekiler tarafımdan salık verilmiş olsa da, buna yanaşmayı hiç düşünmemiştim bile. Serde muhaliflik var ya :)…

Ama son birkaç gündür farklı bir pencereden bakıyorum olaya. O pencere ki, aslında hayatımı yaşadığım her an mutlaka camına alnımı dayayıp, bakıp bakıp düşündüğüm. Benim Paradigmam. Yaşam felsefem. İşte o pencerenin kıyısında, alnımı cama dayayıp düşünürken kulağıma şunlar fısıldandı:

O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır.geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir). (En’âm Suresi, 96)

Yüce Yaratıcı eğer böyle uygun gördüyse ve fıtratımız bunun üzerineyse buna başkaldırmanın anlamı nedir ki? Zaten net olarak farkında değil miyim bana verdiği zararın? Öyleyim. Yani eğer artık bugünden sonra da kendimi zorlayarak “fıtrat“ım gereği davranmazsam, bu gereksiz, yersiz, saçma sapan ısrarı sürdürürsem; kaybeden ben olurum.

Çünkü O‘ndan daha iyi kimse bilemez.

Allah Alim’dir. (Bkz: Esma-ül Hüsna)

Yorumlar (5)