Archive for öylesine

“Kim nedir? Kendisini nasıl tanımlar?” Serisi - 1

Cuntacı:

  • Radikal Kemalist’ler kankamızdır.
  • Türkiye sürekli iç ve dış tehditler altındadır.
  • “İrticaî tehdit” en büyük düşmanımızdır.
  • Kürt, laz vs. yoktur. Varsa bile Türklüğün bir parçasıdır.
  • Ordu; devletten,bilumum kurum ve cemaatten üstündür.
  • Mustafa Kemal yüce, ulu, büyük önderdir. Adının geçtiği yerde saygı duruşuna geçmeyen vatan hainidir…
  • “Darbe” bütün toplumsal bunalımların ilacıdır.
  • Başörtüsü ancak “Şehit” analarının başında olduğu sürece mazur görülebilir.

Radikal Kemalist:

  • Cuntacı’lar kankamızdır.
  • Atatürk rozeti takmadan sokağa çıkan şahıs Atatürk düşmanıdır.
  • Başörtüsü takarak sokağa çıkan şahıs yobazdır, ‘irticacı’dır, Cumhuriyet düşmanıdır.
  • “Laik Cumhuriyet’in temel kazanımları” 70 milyon vatandaşın canından daha kıymetlidir. Gerekirse memlekette adam kalmasındır, mühim değildir. Laik Cumhuriyet’e bir şey olmasındır.
  • Zamanında Atatürk ne demişse, şu an da harfiyen geçerlidir. Aradan 5 bin yıl geçse de değişmeyecektir. “Nutuk” kutsal metindir.
  • Laiklik uğrunda ölünesi bir mefhumdur. Gerekirse Cumhuriyet şehidi ya da Laiklik şehidi tabirlerinin kullanılması münasiptir.
  • Her Türk vatandaşı Atatürk’e tapınmakla, onu dünya üzerinde gelmiş geçmiş bütün insanlardan üstün kabul etmekle mükelleftir. Çünkü “o olmasaydı şu an burada olmamazdınız!”.
  • Kürt diye bir şey yoktur. O nedir?
  • Atatürk’ün ölçütleri doğrultusunda müslüman olunabilir. Namaza, oruca, hacca gitmeye vs. gerek yoktur. Rakı içmek serbesttir. Örtünmek zinhar yasaktır!
  • Geri kalmışlığın yegane sebebi dindir. Din ancak devletin ve milletin bölünmez bütünlüğüne katkı sağlayabildiği noktada gereklidir. Aksi takdirde dinden ne kadar uzaklaşırsak o kadar modernleşmiş oluruz.

Yorumlar

Resmi ideoloji

4 Aralık 2006′da “inançlara saygı” başlığı altında, kaleme aldığım ve bir önceki girişe cevap olmaktan çok daha öte bir hal almış metin. Paylaşmak istedim sizlerle.

“inançlara saygı” adını taşıyan bir başlıktır bu. “ateizme saygı” başlığı değil tespitini yaparak başlamak istiyorum sözlerime. ha, yok efendim ateizm de bir nevi inançtır derseniz, ona da katılırım sonuna kadar. çünkü ateizm de bir dindir. her neyse konumuz bu değil.

özellikle lise yıllarında, çoğu zaman sınıftaki arkadaşlarından farklı olma özentisi içindeki ergen çocukların ruh halini biliriz değil mi? “aman gururum! farkedilmeliyim! karizma olmalıyım! karşı çıkmalıyım! muhalif olmalıyım!”. lise çağındaki bütün çocuklar az çok bu mülahazaları paylaşırlar. yeni yeni sigarayla tanışırlar, içki ile tanışırlar, çevresindekilerin gazıyla milli olurlar/açılıp saçılmaya başlarlar iyice vs. vs.
birçok seramoniyi barındırır lise yılları kendi içinde.

dünyevi olan her şeyle ilgili çocuklarına ellerinden gelen her şeyi vermeyi görev bilen* anne-babalar (özellikle modern olanları), her konuda çocuklarına yardımcı olmaya çalışırlar. arkadaş çevresi de bilmukabele. ebeveyn, çocuklarının; arkadaşlar ise kardeşi gibi gördükleri insanın mutlu olmasını ister.

okuldan kaçıp, ormanlık bir alanda içmeye giderler… ne için? mutlu olmak için. karı kızlarla gezerler/çocuklarla çıkarlar… ne için? mutlu olmak için. herhangi bir alana ilgi duyarlar, o alanın üzerine giderler; meşgale edinirler. ne için? tabii ki mutlu olmak için.

sanıyorum ki, buraya kadar şu girişi okuyan herkese inanılmaz mantıklı gelen şeyler bunlar. metropol hayatı yaşayan biz şehir çocuklarının hayatlarının dönüm noktalarından birinin çözümlemesidir bu. klişedir.

allah‘ınızı severseniz, elinizi vicdanınıza koyun, dürüstçe düşünün; yukarıda sayılanlardan hangisi “mutlu” olmanın formülüdür? hayatı alkol ve seksten ibaret sanmak diye tartışıp durduk… bu kavramlarla büyüyen nesillerin, hayatın anlamını bunların dışında aramasının imkanı nedir söyler misiniz bana?

gerçekten bu kadar basit mi algılıyorsunuz hayatı? lise yıllarında büyük bir “zevk” ile yaşadığınız o günahlar nasıl hayatınızın anlamı oldu?

çok kolay oldu aslında. cevabı belli bir soru bu. çünkü allah‘tan uzaklaşıldı. çünkü nefsine tapan insanlar haline geldi maneviyattan uzak büyüyen gençler. hepsi birer manik depresif, hepsi “aman farklı olmalıyım, şuramı deldireyim; aman farklı olmalıyım, şu müziği dinleyeyim; aman farklı olmalıyım, ben şunu yapmam/dinlemem/izlemem!” tribinde…

bunun sorumlusu kim? tabii ki anne babalar! çocuklarına manevi değerlerini güzellikleriyle, iyilikleriyle, “gereklilik”leriyle anlatmayı beceremeyen anne babalar… keşke olay “becerememek” olsa. kendilerinin de umrunda değiller ki… çünkü onlar da aynı rejimin eseri. ne oldu şimdi? toplumun çekirdeğinden, yönetim biçimine geldik.

türk ceddi, 600 yıl boyunca oturmuş, yerinden sarsılmamış bir kültür ile yaşadı. islami kurallarla bezenmiş hayatlar… peki ya şu an durum ne? ezan hiç okunmasın diye kampanya yapan bir nesil var. özünden bu kadar uzaklaşmış; gavur özentiliğinden öteye gidemeyen bu çocukların hali ne olacak? (çocuktur, 60 yaşında da olsa çocuktur. bazı toplumsal normları algılayamayacak kadar zeka yaşı küçüktür ya da kafa basmıyordur.)

bunun tek sorumlusu laiklik kavramıdır. türk insanının kimliğini mahveden, 83 yıldır da kendisini bulamamasına neden olan şey, ‘din’i işine gelen alanlardan ayrıştırmaktır. ne diyor resmi ideoloji? “efendim dini siyasi amaca alet etmek isteyenler laikliğe karşı çıkıyor”. peki “sen” ne yapıyorsun diyerek şizofrenik bir diyaloğa gireyim hadi seninle, sevgili resmi ideoloji.

daha doğduğumuz anda, anamızın bizi doğurduğu odanın duvarında o‘nun tablosu olmuyor mu? eve gelirken *‘nun bulvarından, caddesinden geçip de, yine o‘nun heykelinin karşısındaki apartmanımızdaki evimize gelmiyor muyuz? doğduğumuz anda hiçbir seçme şansı olmadan anayasa denen şeye uymak zorunda olduğumuz dayatmasıyla karşılaşmıyor muyuz? hiçbir çocuk can atmasa da güneşin alnında stadyumlarda orada burada çocuk bayramı kutlattırmıyor musun? tarih kitaplarını sen yazmıyor musun ey resmi ideoloji!

heykellerinin önünde saygı(??) duruşu yaptırmadın mı? saygı duruşunda sakız çiğniyordu diye bir yönetici hakkında soruşturma açtıran yine sen değil misin!

sen işine gelen her şeyi dayayabilirsin bizlere… sen işine gelen her şeyi bebeklikten ölünceye kadar ezberlettirebilirsin. çünkü bu meşru oluyor! çünkü insan‘ların kanunu! bence bunlar tamamiyle safsata.

ben sana en çok neden kızıyorum biliyor musun resmi ideoloji? sen, bireylerin ahiretlerini mahvediyorsun, benim tek derdim bu seninle… sen dinsizleştirmek için elinden gelen her şeyi yapıyorsun… elindeki bütün kozları sonuna kadar kullanıyorsun. ve bak; neler oluyor mesela:

  • kimliklerine yazılan “islam” ibaresinin anlamını dahi bilmeden; bir daha söylüyorum, anlamını dahi bilmeden, onu incelemeden “yahu hani barış dini, hani şu dini, hani bu dini? bakın hiçbiri değil işte” diyecek kadar sığlaştırabildin insanları. ben bu insanlara, “bana şu ana kadar yalan söyleyen, beni kazıklayan adamaların hepsi atatürkçü idi. demek ki atatürkçülük yalancılık, kazıkcılık, hilebazlık falan! dersem; bu adamlar bana güler değil mi? ama bu zihniyetteki dostlarımız “islam‘la ucundan kıyısından ilgisi olmayan uygulamaları islam‘ın o nurlu, o pak, o tertemiz adına mal etmeye çalışıyorlar. cahiller işte! tamamiyle senin yüzünden!
  • senin veremediğin eğitim yüzünden, gidip okul çıkışında adam bıçaklayan hayvanlar çıktı! sırf sen, işine gelen kısmını anlatıp; dinin tamamını anlatmadığın için, kendin de uygulamadığın için böyle oldu. birazcık hassasiyeti olan çocuklar, başkalarının gazına geldi, hatalar yaptılar, hatalar yapıyorlar. sonra da bezirganlar ortaya çıkıp “bak gördünüz islam bu işte! din bu! boşverin dini!” diyebiliyorlar.

resmi ideoloji! senin anayasanda belirttiğin düşünce, ifade özgürlüğü, inançların dokunulmazlığı gibi şeylere sen inanıyor musun ha? senin tapılacak şey olarak öne sürdüğün şeyler belli! senin neye saygın olacak ki… ama beni üzen şey şu ki; senin yüzünden cahil kalmış gençler, inançlara saygı diyerek toplumdan ateist olmak için izin istiyor. “senin dinin sana, benim dinim bana” diyeceğim ama; seni asla affetmeyeceğim resmi ideoloji. çünkü her şey senin suçun.

Yorumlar

Küresel Isınma, Web Tasarımı ve Halet-i Ruhiyem

Merhaba sevgili dost;

Uçsuz bucaksız internet aleminde yolunu kaybedip de, şu fakirin blog sayfasına rastlayan insanoğlu.

Çok büyük ihtimalle beni tanımıyorsun. Ben de seni tanımıyorum. Okumaya başladığın şu yazıda, 4 Şubat 2007 itibariyle içinde bulunduğum halet-i ruhiyeyi paylaşacağım seninle.

Tuhaf bir ruh halindeyim biliyor musun? Hayatımda öncelik vermem, kafaya takmam ya da ‘yapılacaklar listesi’nde üst sıralara almam gereken şeylerin neler olduğu konusunda kararsızlıklar yaşıyorum. Hani “irticacı” biri olarak, en büyük derdim ve problemim Allah’a karşı olan görevlerimi layıkıyla yerine getirmeye çalışmak, iyi bir “kul” olmak tabii ki. Lakin, nihayetinde şu fâni dünya hayatında kendime meşgale edinmem gereken şeylere de karar vermem gerekiyor.

Yaş 23. Ya da 24. O civarda. Şu an bir radyo programını yürütüyorum. Aylık düzenli gelirimi buradan sağlıyorum. Onun dışında sistemli giden bir uğraşım yok. “Yapabileceklerim” ve “yaptıklarım”ı terazinin kefelerine koyduğumda, üzülüyorum be arkadaş. Gerçekten.

Allah’a çok şükür, yaptıklarım arasında pişman olmamı gerektirecek herhangi bir şey yok. Şu an çok kötü durumda olduğum da söylenemez maddi anlamda. Fakat farklı alanlarda farklı şeyler üretmek için sahip olduğum yeteneklerin atıl vaziyette durmasına üzülüyorum ben.

Mesela bugün Uygunsuz Gerçek filmini izledim. Dünyadaki hayat için küresel ısınmanın ne büyük boyutta bir tehdit olduğunu öğrendim. Eğer bir şeyler yapılmazsa, büyük ihtimalle * çocuğum çok büyük doğal felaketlerle karşılaşacak. Şimdi ben düşünüyorum; acaba ne yapabilirim? Hoş, www.iklimkrizi.net adresinde kişisel anlamda alınabilecek bazı tedbirlerden bahsediliyor ama ben daha büyük boyutta ne yapabilirim onu düşünüyorum. Henüz 23 yaşındayım yahu! Tarihe damgasını vurmuş insanlar, benim yaşımda nelerle uğraşıyorlardı; ben nelerle uğraşıyorum? Eğer Allah ömür verirse, daha önümde yaşanacak 30 sene vardır. Eğer ben şimdi ufacık bir tohum atsam, 30 sene sonra ne olur bu tohum? Gençliğin verdiği heyecan ve enerjiyle oturduğum yerde durmak istemiyorum. Rahatsızlık duyduğum hiçbir konuda.

Şimdi küresel bir problem olarak küresel ısınmayı aklımızın bir köşesine koyalım.
Münferit hayatıma geri dönüyorum. Ben web tasarımı yapabiliyorum; kullanabildiğim bir sürü grafik programı var. İş görecek kadar PHP biliyorum. Mesela www.mustafaarmagan.com ve www.oyunyolu.net yaptığım son siteler. Durup düşünüyorum da; neden kendime ait bir web projem yok benim? 6 seneyi doldurmak üzere olduğum internet hayatımda, neden hala bir ‘dikili’ ağacım yok? Olmasını istiyorum, çok istiyorum. Daha fazla geç kalmadan, bir internet projesini hayata geçirmek ve onu büyütmek istiyorum.

Küresel ısınmayı, web tasarınmını ve radyoyu aklımızın bir köşesinde muhafaza etmeye devam edelim.
Benim yüksek öğrenimini gördüğüm bir de ‘televizyon ve sinema’ alanları var değil mi? Evet, var. Bunların yapımında teknik bilgi altyapısına sahip miyim? Evet, sahibim. Peki bu konularda kendimi geliştirebiliyor muyum? Hayır, vakit yok.

Bilmiyorum… Ne yapacağım bilmiyorum… Elimde bir sürü silah var. Allah bana bunları kısmet etmiş ve sahibiyim. Fakat bunların hiçbirini tam anlamıyla verimli kullanamıyorum hala. Bunların hepsinin de maddi olarak getirileri var aslında… Hepsi de uğraşmaktan zevk aldığım, ilgi alanlarım olmakla beraber; aynı zamanda para kazanmamı sağlayabilecek ‘meslek’ dalları.

İyi de küresel ısınma ne olacak? Sefalet içinde yaşayan insanlar ne olacak? Allah’ın yolundan uzaklaşan insanların hali ne olacak? Bu memleketin hali ne olacak? Dünya nereye gidiyor? Bu üniversal boyuttaki filmde bana biçilmiş rol ne kadar?

Sadece bu kadar mı?

En iyisini Allah bilir ya, hiç sanmıyorum. Bir şeyler olacak ama bakalım ne zaman.

Yorumlar (3)

Öylesine

İnsan ne zaman ki, bugününü bir kenara bırakıp da ‘dün’ü hatırlamaya dahi fırsat bulamıyor; işte o zaman tam bir yetişkin sayılıyor galiba. Bırakın dünü, birkaç saat öncesini dahi hafızasının derinlerine gömmeye çekinmiyor. Karşı konulmaz bir temponun içinde kaybolmaya o kadar hevesli ki herkes. Günlük yaşantısının her evresini belirli işlere adayarak, hayatı otomatik pilota bağlayıp yaşamak kâr sayılıyor birçok insan tarafından.

“Oh be, bugünü de atlattık” deniyor mesela; sanki yarın ne olacağından haberi varmış gibi. Sahte umutlar ve beklentilerle kafalarında tasarladıkları ‘yarın’ modelinin gerçekliğine nasıl da inanıyorlar. Gören de yarım saat sonra hayatta kalacaklarına dair üst semadan garanti aldıklarını sanır. “Yarın şuraya gidilecek”,”Şu iş mutlaka bitirilecek”,”Bu saatte dükkan açılacak”,”O saatte fabrikada olunacak” vs. vs.

***

En son ne zaman gökyüzüne baktınız? Ben arada bir soruyorum bu soruyu kendime. Çoğunlukla kendi kendime mahcup oluyorum. O eşsiz maviliği (ya da mevsime ve zamana göre eşsiz griliği,  eşsiz renk cümbüşünü, eşsiz yıldızlı geceleri, eşsiz zifiri siyahı) en son ne zaman izledin? Ah, bir dakika. “Gökyüzü” denen şeyin varlığından haberdarsın değil mi? Son zamanlarda -zoraki- gündemde olan küresel ısınma lakırdıları bile ilgini çekmedi mi acaba yukarıya? “Ozon tabakası delindi falan diyorlar, nerede lan bu delik?” diye merak edip çevirmedin mi yüzünü bulutların olduğu yere?

***

Neyse, boşverin.

Yorumlar

Sevgiliyi Özlemek

gurbet il*lerde bir nevi modern başlık parası** biriktirme çabası içindeki erkeğin, dünyada en sevdiği insanın, hiç sevmediği bir şehir*de ve kendisinden uzakta olmasından mütevellit içinde bulunduğu nahoş vaziyetin kaçınılmaz sonucudur…

en alakasız zamanlarda onunla ilgili anlık anı kırıntıları kıpraşır beyninizde ve kalbinizde. 4 senelik ilişkinizde birçok mecburî ayrılıkla yüz yüze geldiğiniz için çok koymaz ‘ayrılık’ hali aslında. mütemmim cüzünüz haline gelmiş sevgili, gerçek anlamda eş ruhunuz olmuştur sizin. onun ruh hali sizde yansır, sizinki onda. farkında olmadan, günün belirli saatlerinde benzer halet i ruhiyelerde bulursunuz kimliklerinizi. “yine ağlamaklı gözleri galiba” diye düşünürken yakalarsınız kendinizi. aniden içiniz burkulur. hani yeni açmak üzere çiçekler için ‘aman dokunma, büyümez yoksa’ derler ya; işte o kadar narin, o kadar kırılgan ve o kadar hassas yerine inadına dokunmuş olursunuz böylece kalbinizin. işleriniz tıkırındaymış ne farkeder? amacınıza ulaşmışsınız kaç yazar? bir tanenizin güzel gözlerinden birkaç damla yaş, karşısına hiçbir engel çıkmadan, tombiş yanaklarından süzülerek çenesine kadar erişebiliyorsa; bu kadar acizseniz -ki o kadar aciz olmasanız işaret parmağınızın sırtıyla çenesine doğru hareketlenen damlayı, daha yanağının üstündeyken ekarte ederdiniz- mutluluk denizine sıfır bir yalı inşa etseniz bir başınıza, kaç yazar?

ama yine de karamsarlıktan beri durmak için, çıkarırsınız pembe gözlüklerinizi kılıfından; iki hohlarsınız camlarına, silersiniz kazağınızın eteğiyle. takarsınız gözlüğü ve toz pembe görmeye başlarsınız yine her şeyi. ‘o yalı öyle kalmayacak, daha panjurcu gelmedi; bakma pencerelerin böyle biçare durduğuna. hem boy boy çocuklar için de hala şansımız vardır inşallah’ diye avutursunuz kendinizi. sonra şu delikanlı olmayan, kavanoz dipli dünyanın aslında en bahtiyar insanlarından biri olduğunuzu farkedersiniz yeniden. çünkü müstakbel eşinizin de sizin de; sağlığınız yerindedir, ikiniz de ‘var’sınızdır, birbirinizi seviyorsunuzdur***. birkaç kuruş eksiği tamamlayacak gücünüz de, zekanız da, kabiliyetiniz de vardır çok şükür.

‘az daha sabredeyim be’ dersiniz ’sıkalım dişimizi’.

‘eğer allah u teala birbirimize yazmışsa, george w bush gelse mani olamaz lan’…

Nacizane Bilgi’de yayınlanan girişlerimden biri. Pek sevdiğim için buradan da paylaşmak istedim. Sözlüğümüze beklerim bu arada herkesi :)

Yorumlar (3)

İstanbul! Aç koynunu ben geliyorum!

“Bir sen eksiktin” dediğinizi duyar gibiyim sevgili İstanbullular :)
Fakat rica ediyorum sevenleri daha fazla ayırmayınız! Yıllardır özlemiyle yanıp tutuştuğum, kavuşmak için gün saydığım aşkıma kavuşacağım artık Allah’ın izniyle.

Böylece iyisiyle, kötüsüyle; acı ve tatlı hatıralarıyla koca 13 seneyi beraber yaşadığımız İzmir’den kurtulmuş oluyorum. Aslında biliyorum, böyle diyince bana kızıyor. Ama ne yapabilirim ki? Ben kendimi bildim bileli “İstanbul” diye sayıklarım, başka bir şey demem. İzmir’e kanım hiçbir zaman tam olarak ısınamadı. “İzmiiir, İzmiiir” diye ölüp ölüp dirilen çok insan olduğunu biliyorum; büyük bir zevkle İzmir’i onlara bırakıyorum ve GİDİYORUM!

Yorumlar (2)

Şükretmek

1. Bilgisayarım var: Bu bilgisayara sahip olmak için 9 yıl beklemem gerekmişti. 9 yıl boyunca hep bir bilgisayarım olsun istemiştim. Ve işte, karşımda….

2. Internet’im var: Hayatımın son 6 senesinin vazgeçilmezi. 4 sene boyunca Ona ulaşmak için gece gündüz internet cafe’lerde sürttüm. Param çıkışmazdı; sigara almazdım, o parayla internete girerdim.

3. Sigaram var: Nikotin yoksunluğundan kafayı yemek üzere olduğum geceler oldu. Ya cebimde beş kuruş olmazdı, ya param yetmezdi. Şu an 2,5 dolu paketim, ayrıca 3-4 tek eksiğiyle bir paket Captain Black’im var.

4. Sevgilim var ve problemimiz yok: 3 yıl 9 ay öncesine kadar yoktu. Çok duygusal travmalar geçirdim. Ama oldu. Beni deliler gibi seviyor. Hala da seviyor; sureti aynı, şiddeti aynı. Ayrılmak istediğim zamanlar oldu, çok acı çektiğimiz* zamanlar oldu. Ama şu an bir problemimiz yok; mutluyum ve mutlu.

5. İçecek sıkıntım yok: Evde yaklaşık 6 litre kola var, en az 15 fincanlık da nescafem. Bir şeyler içmek isteyip de evde bulamadığım çok geceler oldu.

6. Sağlığımda hiçbir problem yok: Aslında hayatım boyunca hiç o kadar büyük bir sağlık sorunum olmadı. Bir yerlerim kırılmadı. Ama bir diş ağrısı ya da bir baş ağrısı bile insanın ne kadar mutsuz edebiliyor. Şu an hiçbir yerim ağrımıyor. Her yerim sapasağlam.

7. Depresyonda değilim: Durup dururken, inanılmaz derecede mutsuz, çaresiz ve yalnız hissettiğim zamanlarım oldu. Sadece canım sıkılıyordu. Hiçbir şeyden zevk almıyordum ve daha kötüsü hiçbir şey yapmak istemiyordum. Ama şu an depresyonda değilim. Mutluyum.

8. Kimseye borcum yok: Yaklaşık 6-7 ay boyunca, bir arkadaşıma kredi kartımı vermem neticesinde faizleriyle 1.500 ytl’yi bulan bir borç batağının içinde çaresizdim. Benim borcum değildi ama icra tehdidi benim evime geliyordu. Ama ödendi, bitti, gitti. (Şimdi bunu yazarken aklıma geldi, Fazlı’ya 85 ytl borcum var. Hoş, aslında o da kredi kartı borcunun bir uzantısıydı, yine kişisel bir borç değil. Neyse onu da ödeyeceğim inşallah)

9. Gıcık olduğum bir şey yok: Durup dururken kafayı taktığım, aklımdan bir türlü söküp atamadığım ve beni kronik bir sinirlilik ruh haline sokan herhangi bir rahatsız edici faktör yok ortada. Ne bileyim saat sesi, dışarıdan gelen bir konuşma/bağırışma sesi, ekranın parlaklığı, kıçımın sürekli terlemesi vs. Bunlara çok sinir olduğum zamanlar da oldu.

10. Okulum bitti, geçmek zorunda olduğum dersler yok: Bir üniversite mezunuyum. 1 sene kaybetmeme sebep olabilecek bir sınava falan girmeyeceğim ya da öyle bir sınava çalışma gibi bir zorunluluğum yok. Sınav stresi yaşamıyorum. Aslında hiçbir zaman kendimi yiyip bitirmedim ama derinden bir heyecan olurdu sınavlarda.

11. Ailemle ilgili bir problemim yok: Annemle, babamla ya da ablamla herhangi bir küslüğüm ya da tarışma sonucunda devam eden bir haset yok aramızda. Hepsiyle de gayet iyiyim. Bu yüzden sıkıntılar yaşadığım çok zaman olmuştu. Aynı anda evde herkesle bozuştuğum zamanlar bile olmuştu.

12. Beni sıkboğaz eden, zorlayan kimse yok: Hayatımla ilgili hiçbir kararda beni zorlayan ve beni zoraki şekilde yönlendirmeye çalışan kimse yok. Annem ve babam tamamiyle beni kendi halime bırakmış durumda. Kendim için en iyi yolu seçeceğimden tamamiyle eminler ve dahası herhangi bir projeye girişmeyi düşündüğümde beni tamamiyle destekleyeceklerini biliyorum. Güçleri yettiği kadar olacak tabii ki ama önemli olan ‘manevi destek’.

13. Reel anlamda işsiz oluşumun hesabını bana soran yok: Aslında ben şu an işsizim. Freelance web tasarımcı olarak takılıyorum ama sabit bir maaşla büyük bir kurumda çalışmadığımdan dolayı ve kendime ait kayıtlı bir işyerim olmamasından ötürü bir “işim” var demek Türkiye şartlarında haliyle zor. Ama ne ailem ne de arkadaşlarım bunu benim başıma kakmıyorlar. Zaten kakmalarını gerektirecek düzeyde maddi sıkıntıya girmedim ve yetersiz olduğum bir maddi konu olmadı.

14. Laptop’un taksitlerini ödüyorum, ADSL borcum yok: Belki sadece 2 ay oldu ama yine de laptop’un ödeyemediğim borcunun olmaması güzel bir şey. Beklemede olan ADSL faturam ya da telefon faturam da yok. Haliyle internet’imin borç yüzünden kesileceği korkusunu da taşımıyorum. Bu korkuyu 2 ay boyunca yaşadığım zamanlar da olmuştu.

15. Doğum günümde herkes tarafından kutlandı: Yani doğum günümü kutlamalarını beklediğim herkes kutladı. Her sene olduğu gibi yine bu anlamda unutulmadım. Evde de pastamızı yedik, kolamızı içtik.

Böyle işte.

Yani hayatımın şu döneminde böyle güzellikleri yaşıyorken, bunlara sahipken, ben nasıl şükretmem? Ben nasıl, bu güzellikleri bana bahşeden Allah-u Teala’ya tapmam? Bu kısacık liste dışında, hayatım boyunca henüz hiç yaşamadığım, olabilecek en berbat, en kötü şeyleri yaşamadığım için ben nasıl mutlu olmam? Kör değilim, sakat değilim, ölüm döşeğinde değilim, aç değilim, açıkta değilim, yetim değilim, aşksız değilim, beş kuruşsuz değilim, cahil değilim, hapiste değilim, katil değilim, hırsız değilim, kanser değilim, aids değilim, faranjit değilim, hipertansiyonum yok, şizofren değilim, nevrotik bir vaka değilim, aklım başımda, duygusuz değilim, cani değilim, savaşta değilim, esir değilim, yaralı değilim, astım değilim, sağır değilim, gastritim yok, alerjim yok, cinsel sorunlarım yok, vücudumda anormal bir bölüm yok, ağrım yok, sızım yok, burnum tıkalı değil, gözlerim kızarmıyor, burnum kaşınmıyor, hapşırıp durmuyorum, öksürmüyorum, kalp hastası değilim, çok fazla terlemiyorum, bunalmıyorum, kızarmıyorum, üşümüyorum, donmuyorum, kan kaybetmiyorum, baygın değilim, halsiz değilim, ishal değilim, başım dönmüyor, bir yakınım ölmedi yakın zamanda, bir yakınım cezaevinde değil, bir yakınımın ölümcül bir hastalığı yok, bir yakınımın hayatî bir problemi yok, kanlı bıçaklı olduğum bir yakınım yok, kan davamız yok, beni öldürmek isteyen kimse yok, peşimde polisler yok, hakkımda açılmış bir dava yok, hiç dayak yemedim, ağzım burnum kırılmadı, hiç kimseyi dövmedim, yanlışlıkla da olsa sakat bırakmadım, ömür boyu pişmanlık duymama sebep olacak bir şey olmadı, kimse beni kaçırmadı, kimse yakınımı kaçırıp fidye istemedi, evime hırsız girmedi, kimse beni herhangi bir şeyle tehdit etmedi, kimse ibadet etmemi engellemiyor, kimse ibadet ettiğim için beni sorgulamıyor, kimse müslüman olduğum için bana fiziksel şiddet uygulamıyor, kimse bana işkence etmiyor, ‘keşke söylemeseydim’ dediğim hiçbir yalan yok, hayatımda yalan yok, hayatımda her şey gerçek!

Bunlar ve daha aklıma gelmeyen milyarlarca kötü durum şu an başımda olmadığı için ben Allah’ıma, Yaradanıma, Sahibime, Herşeyime, Rabbime nasıl ŞÜKRETMEYEYİM???

ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!
ŞÜKÜRLER OLSUN ALLAH’IM!

ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!
ELHAMDÜLİLLAH!

Yorumlar (11)

Zaman çok hızlı…

Hakikaten zaman çok hızlı. Hızına yetişemiyorum. Son girdiğim entry’den bu yana neredeyse 10 gün geçmiş ve ben geçen 10 günü düşündüğümde “anlamlandıramıyorum”. Para kazanmaya çalışmak ve mali konular hakkındaki düşünceler insanın zamanı anlayabilmesi ve ona yetişebilmesini imkansız hala getiriyor galiba. Nehrin akışına kendini bırakmak zorunda kalıyorsun. İstediğin yere virgül koyamıyorsun; noktanın nerede konacağını bilmediğin gibi.

Bugün canım hiçbir şey yapmak istemiyor gibi hissediyorum. Ama yapabileceğim şeyler ve alternatifleri düşündüğümde “fena da olmaz hani” diyorum. Hatunla sinemaya mı gitsek acaba?.. Çok da hevesli değilim aslında.

Para da gidecek sinemaya gidince.

Zaman… Çok hızlı değil mi?

Yetilmiyor da yetişilmiyor da.

Yorumlar

Gecikmiş bir “merhaba”…

Bundan 8 sene önce, benim için, İzmir-Alsancak Camii’nin tam karşısındaki apartmanın bir ya da ikinci katındaki bir ‘daire’nin camında gördüğüm çıkartmadaki anlamını bile bilmediğim bir kelimeydi…

Her gün okula gidip gelirken bindiğim otobüs o apartmanın önünde dururdu. Balık istifi otobüste, sinyal düğmesine bile yetişmeyen boyuyla kalabalığın arasında kaybolma tehlikesi geçiren ben; cam kenarından uzakta olsam bile bir boşluk bulur, sırf o çıkartmalı camın ardında ne olduğunu görebilir miyim umuduyla otobüsün camına yapışırdım. Günler, haftalar geçti… Camdan cama bir sevda filizlendi.

Bir haftasonu, üzerime fiyakalı giysilerimi giyip, haftalığımı cebime koyup, her türlü masrafı göze alıp, Alsancak’ın yolunu tuttum. Bu sefer o durakta indim. Apartmanın kapısından içeri girdiğimde, Alsancak burjuvazısının boğucu fakat cazibeli atmosferinin içinde buldum kendimi. Hatırlıyorum, merdivenden çıkarken o psikolojik basınç değişimi sebebiyle başım döner gibi olmuştu. Kapının önüne geldiğimde yine o çıkartmadan gördüm, evet cama yapıştırılmış olanın aynısındandı; internet cafe yazıyordu. Cesaretimi topladım, ve kapıyı çaldım…

Az sonra gözlüklü, 25-26 yaşlarında, saçları hafiften dökülmeye başlamış bir “abi” açtı kapıyı. Bana Platon’un Mağarası kadar merak uyandırıcı ve hayalî gelen mekanın kapısının önünde dururken, kapının açılacağına bile inanmıyordum aslında. Beyaz nurların içerisinden çıkar gibi kapıda beliren abinin karşısında şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırmıştım. Ne var ki bu konuda yalnız değildim, zira ‘cafeci’ abi de benzer bir şaşkınlık içerisindeydi. Nedenini beni içeri davet ettiğinde anladım; sinek avlıyordu.

En zor kısmı atlatmış ve o camın ardına ulaşmayı başarmıştım. Artık herşeyi akışına bırakacaktım. Ne de olsa ‘cafeci’ abi beni yönlendirecekti. İçeri girip cafecinin karşısında geçtiğimde, elfler diyarında bir insanla karşılaşmışcasına mutlu oldum. Gözlerimi japon çizgi filmlerindeki karakterler gibi açıp, abinin dudaklarına diktim. Ne diyeceğini çok merak ediyordum. Ağzından çıkan ilk laf, sanırım şuydu: “- Evet, ne vardı?“.

Bu cümleciği duyduğum gibi afalladım. Kekemelik gibi bir sorunum hiç olmadı Allah’a şükür, ama galiba o gün orada kekeledim: “- Be..ben.. internet?..” Neyse ki müşteri bulmanın ilk şokunu çabuk atlattı abi ve “- Ha, tabii ki hangi bilgisayara geçmek istersin?” dedi, her türlü yardıma hazırım mizanseni okunuyordu hareketlerinden. Okunuyordu okunmasına da, frekanslar çok farklıydı. Hayatındaki en kaydadeğer bilgisayar deneyimi sadece bir süre devam ettiği bilgisayar kursunda MS-DOS 6.22′de yazdığı birkaç cd ve dir komutundan ibaret olan birine “teknoloji harikası” bilgisayarlardan herhangi birini seçme hakkını vermek -her ne kadar cömert bir davranış olsa da- pek anlam ifade etmiyordu. Bu; penis ile vajinanın işlevlerinden dahi bihaber bir çocuğa “istediği kadınla beraber olabilirsin” demek kadar trajikomik ve esasoğlanı utanç duymaya sevketmesi olası bir davranış biçimi.

Tanıdığı serbesti sayesinde biraz daha rahatlayacağımı düşünen -fakat kendisi de gergin olan- abi, teklifine kayıtsız, nötr, tepkisiz kaldığımı görünce fazla üstelemedi ve bir bilgisayarı gösterirken “- Şöyle geç istersen” dedi. Gözlerimdeki “ben nerdeyim? ben kimim? burası neresi?” ifadesinin açıkça okunabildiğine eminim…

‘Koca cafe’de 5-6 bilgisayar, nasıl sağlandığını (ya da olup olmadığını) bilmediğim internet bağlantısı, ben ve cafeci abi derin bir sessizliğe büründük. Klavyeye, mouse’a ve arada bir de monitöre uzun uzun baktım… Bunu gören abi tekrar yanıma geldi ve “- Sen nereye girmek istiyorsun?” diyerek ölümcül soruyu sordu. O an içimden “BİLMİYORUM YA!!!İLK DEFA GİRECEM NEREYE GİRECEKSEM!?@@##!!” diye haykırmak geçtiyse de, efendiliği elden bırakmadım, “- Bilmiyorum ki…” dedim.

Artık herşey açık ve net anlaşılmıştı. Ben ilk defa internet cafeye geliyordum, ilk defa internete girecektim ve konuyla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Ha bir dakika, evet evet, konuyla ilgili bir şey vardı aklımın bir köşesinde olan: “- Beyaz Saray’ın sitesine girmek istiyorum” dedim. “- Adresini biliyor musun?” diye sordu. Artık herhangi bir tepki vermeden sadece yanıtlıyordum soruları “- Hayır“. Peki dedi ve yanımdan bir süre uzaklaştıktan sonra elinde kalın bir kitapla geri döndü. Kitabın kime ait olduğunu, ismini falan hatırlamıyorum ama galiba tamamiyle internet site adreslerinin olduğu bir kitaptı. Oradan www.whitehouse.gov adresini buldu. Browser’ı açtı, adresi yazdı ama bağlanmadı. Yarım saat kadar daha uğraştık, bekledik; ama terbiyesiz sayfa yine açılmadı. Bir yerlere telefon açtı cafeci abi, o da anlamamıştı ne olduğunu, “Allah Allah açılması lazım ama..” diyordu kendi kendine. Bense karşıma neyin çıkması gerektiğini bile bilmiyordum ama ilerleyen süreyle beraber sıkılmaya başlamıştım ve internet hakkında kafamda ilk yargılar oluşmaya başlamıştı, hatta ilki şuydu: “Eğer yanında bu işten doğru düzgün anlayan biri yoksa uğraşılacak iş değil!

İşte benim internetle tanış(ama)mamın hikayesi böyle… Bu başarısız deneyimden yaklaşık 2 sene sonra internet gerçek anlamda hayatıma girdi ve 2006 Haziran’ı itibariyle aynı ehemmiyetiyle yerini koruyor.

Gecikmiş bir “merhaba” bu, evet. Çünkü net aleminde geçirdiğim 6 senenin doğru düzgün yazılı/görsel belgeleri yok denecek kadar az. Yazının keşfinden önceki tarihi olaylar gibi geçen 6 sene. Bir şekilde yaşandığı, olduğu biliniyor fakat “belge” yok. Diliyorum ki bu blog sayfası artık benim “belge arşivim” olur ve kayıp geçmişim burada son bulur…

Yorumlar (8)